Arşiv

Monthly Archives: Mayıs 2012

Neden sevgili olamıyoruz bir türlü biz senle?”
diye sordu adam.
“Sen istemedin tatlım”
diye yanıtladı kadın.
“O zaman ben öküzün tekiymişim”
“Öyle de demeyelim de, zaman diyelim…”
Sen benden çok üstünsün, çok fazlasın. Bu yüzden.”
“Bu cümleyi çıkardığında sözlükten acaba hangi cümleyi koyacaktın bunun yerine?
“Ama o cümle var ve sen bu hayatta gördüğüm en şahane şeysin.”
“…”

*
Birbirini yıllardır sevmesine rağmen ayrı düşen iki insan arasında şahit olduğum bir diyalog bu.
Yakın zamanda.
Bizim kuşakla bu ara biraz fazla meşgul olduğum için bu diyaloglar, yarım kalan hikâyeler ilgimi çekiyor.
Zamanımızın hastalığı nedir bulmaya çalışıyorum.
Kendimden başlayarak, hepimizinkini.
“Benim kuşağım” lafı 1980 sonrası doğanlara hitap etse de, 1970 sonrasının da aramıza karıştığını biliyoruz.
Ya da biz onlara karışmışız, kim bilir.
Neticede dertlerimiz aynı, şikayet ettiklerimiz aynı.
*
Herkes gövdesinin ortasında bir boşlukla geziyor. Alıp taş koyuyoruz, olmuyor, dağ koyuyoruz dolmuyor ne bileyim, deniz, ova, balık, kuş koyuyoruz, olmuyor, olmuyor. Boşluğun feci halde bilincindeyiz ve her gün biraz daha farkına varıyoruz.
Bugün biraz yüksek bir yerden Taksim meydanına baktım.
Metrodan çıkan insanlar, yuvasından ayrılan karıncalara benziyordu Yuvadan bir nizam içinde çıkıyor, sağa sola etrafa her yere dağılıyorlardı. Kendilerini başka boşluklu gövdelere yaklaştırıyor, sarıyorlardı. Kimi koşarak, kimi isteksiz adımlarla.
Vakt-i zamanında nasıl güçlü bir vakumla alınmışsa içimizden bize ait olan, hayatta en çok ihtiyaç duyacağımız parçamız, şimdi hangi yöne savrulsak olmuyor, dolmuyor.
Hepimizi tek sıra halinde dizseler mesela, önden bakınca milyonlarca insanın içindeki o muazzam boşluğu ve arkasını görebilirler rahatlıkla.
Kimler mi?
Kimse kim.
Tabii ki herkesin kuşağı kendine ancak, bizim kuşağı düşünürken benim gözlerim doluyor. Neyi eksik yaptık, onu hiç bilmiyorum.
Bütün o anlatılanlar, o kahramanlık hikayeleri, o kahramanlar, o mabedler. Bunları okuduk, iyi dinledik, öğrendik.
Ezberledik ve bu ezberle büyüdük.
Kendi aklımızı kazandığımızda ise hem dünya hem de memleket başka bir yerdi artık.
Dolayısıyla sorun çözmede, hastalığı teşhis etmede ve haliyle tedavi etmede hep yetersiz kaldık, kalıyoruz.
Güzel işler yapanlarımızdan tutun da en tembelimize, en güzelimizden en yakışıklımıza, en zenginimizden en fakirimize, derdimiz ortak:
Büyük yalnızız.
Evet insan her ne kadar sosyal bir hayvan olsa da yalnız doğar, yalnız ölür, biliyoruz.
Ama bu bizim büyük yalnız olmamızı değiştirmiyor maalesef.
Sevmeyi beceremiyoruz, görmeyi bilemiyoruz, terk etmeyi ya da kavuşmayı.
Hayatımıza gelen bir insanı ağırlamak ne demektir bilmiyoruz.
Onu hoş tutmanın içinden çiğ, ham ve acı bir ego savaşı açığa çıkıyor.
Çocukluğumuz bize “sev onu” derken, gençliğimiz “beni istemeyeni ben de istemem” diyor.
Çocukluğumuz Şişhane, gençliğimiz kaval.
Bu iki melek ve bu iki şeytan kendi aralarında didişirken, arada biz heba oluyoruz.
Tüm bu çaresizliğe 1970 sonrası doğanlar da dahil.
Söyleyin lütfen, bir kuşak bu kadar uzun sürer mi?
Sürüyor işte.
*
Hor gördüğümüz yetmezmiş gibi birbirimizi, hor kullanıyoruz.
Kimimiz her akşam dışarı çıkıp içip dağıtarak dolduruyor gariban boşluğunu,
kimi köy evinde kendine biçilen kadere razı gelerek.
Kimi hormonlarını savura savura, kimi hormonlarını yok saya saya.
Hiçbirimizin kahramanlık yapacak hali yok.
Hiçbirimizin takati kalmamış önüne çıkan taşı kaldırıp yolun kenarına koymaya.
Birimizin düştüğü yerde hepimiz düşüyor.
Aynı taşın olduğu yerde, kafa göz yarıla yarıla yola devam etme gayretimizi de takdir ediyorum bir yandan.
Bilmiyorum.
Kim çekti en lazım yerlerimizi bir kara deliğe, bulamıyorum.
Hayata ve dünyaya bizi sıkı sıkıya bağlayan hiçbir şey yok.
Bunu görüyorlar, bu nedenle kimi dindar nesil istiyor bundan böyle, kimi dinsiz, kimi sosyalist, kimi faşist.
Kimi istiyor bizi, kimi istemiyor.
Ne büyük bir batakta olduğumuz iyice ayyuka çıktı, ondandır.
Tüm bunlara şöyle bir terastan patlattığımız kahkahalar karşıki dağları yıktı, ondandır.
Artık saklanacak halimiz de kalmadı, ondandır.
Utanacak hiçbir şeyimiz yok, ondandır.
Karınca yuvasının işi bir “fıs”la bitiyor artık,
ondandır.