Arşiv

Monthly Archives: Eylül 2014

yer soframızdan kuşlar kalktı
biz oturduk
o oturuşta bir incili yedik karşılıklı
bütün ovalar bize acıdı

aris‘le kendime bir bayrak isterdim
düşüp kalkacağımız bir toprak

annesi onu doğurmamış, öldürmüş
yaşlı deliler sokağa fırlamış o anda
ben aris‘e gebe kaldım, o düştü
ben kaldım, o düştü
kaldım, düştü.

aris’i çoğu zaman kendime isterdim
kandan, damardan birleştirdim ben onu

ipliğin ucunu yakardı aris
garipliğin, böyle günlerde
uçurumun kenarına dizer atalarını
yazılmamış şiirlerden alıntılar yapardı

aris‘le ben hep güzel şeylerden bahsederdik
ondan sonrası tufan.

Sözcükler, Temmuz, 2012

içi geçmiş tek bir balığa rastlayamayacağınız bir dört yol ağzındaydık.
öyle ki balıklar, balık kokmuyor.
sudan çıkan onlar değil de bendim belki,
güneşe yürüdükçe boyum uzadı, doğru.
daha bir önceki gün, tanımadığım bir adam, belki de korkayım diye başımdaki kapişonu çekip indirmişti aşağı bir sokakta, pis pis gülmüştü sonra,
yalnızdım.
daha hızlı yürüdüm,
daha hızlı yürümeyi böyle zamanlarda öğrendim.
aceleyle bir arkadaşıma yazdım, ‘böyle böyle oldu’ diye,
yalnızdım.
*
ziyanı yok,
sonuçta bir tas çorbanın üzerine düştü gölgesi,
gölgelerimiz birbirine hiç karışmadı, söz.
dizlerini büktü önce, oturdu biraz.
dizleri kopacaktı ki usulca uzaklaştı,
balıklar da peşinden.
ben hepsinden de daha hızlı yürüyordum,
dünden, önceki günlerden alışık.
sonbahar bitkilerini filan daha sonra anlatacağım.

1828’de başlayan Osmanlı-Rus savaşına katılmaya karar verdiğinde 29 yaşında, tanınmış bir şairdi. Bedenini dar bir geçidin üzerinden atlatamayacak kadar yorgun ve yaşlı hissediyordu. Kısa süre önce bir baloda tanıştığı, sıradan bir kadın olan Natalya Gançarova’ya evlenme teklif etmiş ve fakat yanıt alamamıştı. Oturduğu yerde sorularına cevap beklemek yerine hareket ederek zamana hükmedebileceğini düşündü. Hızla uzaklaşmak, kaçmak istedi. Bu kaçma hissi, aşk acısından çok, o güne dek hızlı bir yükselişle yoluna devam eden egosunun, bulutlarda bir yere toslamış olmasındandı. Muhtemeldir ki kendini sık sık erk ve kadın ilişkisi hakkında düşünürken bulmuş ve belki de artık yeniden yükselebilmesi için bir savaş görmesi gerekliydi.

Rus şiirinin kurucusu kabul edilen Aleksandr Puşkin, Çar Nikolay’ın karşısında duran dekabristlerden yana saf tutmuş ve bu tavrıyla tepki çekmişti. Dekabristler, özgür basın, meşruti bir cumhuriyet, yasalar önünde eşitlilik ve toprak köleliğinin kalkmasını istiyorlardı. Napoleon’un karşısında savaşan Dekabristler, Fransız Devrimi’nden etkilenerek, Rusya’da çarlığa başkaldırdılar. Ülke için askeri hizmetleri görmezden gelinemeyen dekabrist subayların birçoğu Kafkaslar’da göreve gönderildi. Bir kısmı birer kahraman olarak başkente döndüklerinde asıldı, büyük kısmı da görev aldıkları yerlerde öldü. Ancak sarayın yaramaz çocuğu Aleksandr Puşkin için böyle bir son düşünülemezdi. Çar kimi zaman başkente girmesini yasaklıyor, kimi zaman da ülkeyi terketmemesi için adamları aracılığıyla onu düzenli olarak denetliyordu.

Hareket kabiliyetinin sınırlanmasına alışkındı. 1799’da Moskova’da doğan Puşkin, soylu ailesinin ona sunduğu saray okulu kontenjanında vaktinin çoğunu yazarak ve okuyarak geçirdi. 12 yaşında girdiği bu okulun duvarlarının öte tarafında ancak altı yıl sonra geçme iznini alabildi. Tıpkı diğer arkadaşları gibi Aleksandr Puşkin’den de aldığı eğitimin karşılığında ülkesine bağlı kalmak kaydıyla, seçtiği alanda hizmet etmesi, çoktan kokmaya başlayan sistemin karşısında burnundan nefes almaması beklendi. Çarı sükûtu hayale uğrattığı gibi ondan önceki şairlerden farklı olarak Puşkin’in yazdıkları en az aristokratlar kadar halkı da ilgilendirdi. Bu nedenle o, “herkesin şairi” olmuştu. Bir tek kişi hariç, evlenme teklifine yanıt vermeyen Natalya. Bu kadın, şiirle şarkıyla pek de ilgisi olmayan, bir yuva sahibi olmak üzerine bütün hayallerini kurmayı tamamlamış biriydi. Şayet evlenmeyi kabul ederse, edebiyatla ilgisi Puşkin soyadını taşımaktan ibaret olacaktı. Natalya yanıtını geciktirince, Puşkin umutsuzluğa kapıldı ve kimbilir belki de yazmaya başladığı ilk günden beri hayalini kurduğu bir yolculuğa çıkmaya karar verdi.

Osmanlı ve Rus ordularının hem doğuda hem de batıda eşzamanlı başlayan savaşı, Puşkin için gözlem yapıp, yazabileceği malzemeyi bulunduruyordu. 1828’de savaş başladığında Çar’dan gözlemci olarak katılmak için izin istediyse de ortalığı karıştırmaktan başka hiçbir şey yapmayan bu muhalif adama salık verilmedi. Uslanmayan Puşkin, ikinci denemesinde bu defa Paris’e gitmek istediğini söyledi fakat Çar’ın yanıtı değişmedi. Rus ordusunun Osmanlı karşısında aldığı zaferler başkentte konuşulurken, Puşkin, 1829 Mayısı’nda Çar’a haber vermeden yola çıktı.

Ölümünden ancak bir yıl öncesinde yayımlanan yolculuk günlüğü de böylelikle başlamış oldu. “Erzurum Yolculuğu” adını verdiği notları daha sonra Türklerin kavramsal bir bakış açısı ve gerçekçi bir dille aktarıldığı ilk Rus edebiyatı yapıtı oldu. Kitabın çevirmeni Ataol Behramoğlu dâhil pek çok yazar tarafından Puşkin’in Erzurum yolculuğundan kâğıda yansıyanlar, insancıl ve şovenizmden uzak bulunur. Belki şovenizm kadar fanatikçe bir üslup taşımamaktadır ancak Puşkin’in yazarken ekonomik davrandığı Erzurum notları, özgürlükçü, hakçı ve hümanist bir şairin kendiyle çelişmesinin de ahdidir aynı zamanda.

Kafkasya üzerinden başlayıp Erzurum’da tamamlanan yolculukta Puşkin, bir gözlemciydi ve askerlik yapmayacaktı. Yolculuğun iki ana durağı vardı. Su yerine toprağa gömülü küplerde saklanan şarabın içildiği ve çoğunluğu Ermeni ailelerden oluşan Tiflis ile artık Asya şaşasından hiçbir iz taşımayan, fakir, basık ve karanlık camilerle donanmış, çimle kaplı duvarları üzerine güneşe benzer bir şeyin doğduğu Erzurum. At sürmeyi iyi bilen Puşkin, doğayla ilgileniyor ve kendine dair çıkarımlar yapıyordu: “Yol tekdüze uzayıp gidiyor. Çevremizde tepeler var. Kafkasların dorukları gökyüzüne her gün biraz daha yükseliyormuş gibi geliyor insana. Sık sık kaleler çıkıyor karşımıza. Hendekleri o kadar ensiz ki, genç olsak bir hamlede atlayıp geçerdik.”

Gözleri ıhlamur ağaçlarını hemen seçiyordu. Ne zaman bir ıhlamur ağacına rastlasa bunu hemen yazmaya koyuluyordu ve bazen ıhlamurların kokusuna Kafkaslar’da bugün hala devam eden yoksulluğun kokusu karışıyordu: “Ihlamur ağaçlarının gölgelediği höyükler vardı çevremizde. Vebadan ölmüş birkaç bin insanın mezarıydı bunlar. Üstlerinde, zehirli küllerden doğmuş çiçekler vardı.” Puşkin, kendini ne kadar zorlasa da Tatarların kendi kağnılarının gıcırtısıyla övünmesine anlam veremiyordu. Tatarlar için şerefli insanların gizlisi saklısı olmazdı. Puşkin içinse bu sesler, dayanılması güç gürültülerden ibaretti.

Kitabın birçok yerinde kendi milliyetinden olmayanlara tepeden bakmakta, bu insanların Ruslar lehine iflah olmayacakları konusunu tartışmamaktadır dahi. Ona göre Çerkezlere asla güven olmaz. Bir çocuk bile olsa Çerkez, Çerkezdir: “Hançer ve kılıç, bedenlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Bir Çerkez çocuğu, daha konuşmayı öğrenmeden bu silahları kullanmayı öğrenir. Adam öldürmek basit bir beden hareketi demektir onlar için.” Rus imparatorluğunun, Kafkaslar’da Çerkez ve Tatarları tıpkı daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nda Türkistanlılar’a yapacağı gibi “tampon kuvvet” olarak kullandığı düşünülünce, Çerkezler için iddia ettiği acımasızlıklarının kaynağını yine Puşkin’in doğduğu topraklarda aramak yersiz olmaz. Çerkezleri yola getirmek için bulduğu formül de ne insancıl ne de eşitlikçidir, üstelik Puşkin’in formülü içinde zorbalık da vardır: “Karadeniz’in doğu kıyılarını ele geçirerek Çerkezlerin Türklerle ticaret yapmasına engel olabilir, böylece de onları bize yakınlaşmaya zorlayabiliriz belki.”

Puşkin, Çerkezler’in doğru yolu bulmalarında İncil’in de çok işe yarayacağından emindir. 18. yüzyıl sonlarında kabul ettikleri Müslümanlıktan derhal vazgeçirilmeleri konusunda ısrarlı: “Kafkasya, Hıristiyan misyonerler bekliyor. Fakat tembel insanlarız bizler. Canlı sözcükler yerine ölü harfler kullanmak, okuma yazma bilmeyen kimselere dilsiz kitaplar yollamak daha kolayımıza geliyor.” Benzer bir yaklaşımı Erzurum’da savaşan Rus ordusu içinde yer alan bir Yezidi başkanına da gösterir. Büyük bir merakla onların gerçekten de şeytana tapıp tapmadıklarını sorar ve Yezidi’nin verdiği yanıtla şaşırır: “Onlar da Tanrı’nın birliğine inanıyorlarmış. Fakat şeytanın ilençlenmesini de doğrulamıyor, yakışıksız buluyorlarmış. Allah’ın merhametine sınır konulamayacağına göre, bir gün şeytan da bağışlanabilirmiş” Ne var ki Puşkin, Yezidilerin şeytana tapmadıklarını öğrendiğinde yine bir misyonerin ağzından yazmaya başlar: “Yezidilerin şeytana tapmayışlarına sevindim. Bu konuda düştükleri yanılgı, bence pek o kadar önemli değil.” Özellikle inanç konusunda tahammülsüzlüğü dikkat çekicidir. Bir an sonrası hep kayıptır. Müslüman bir Çerkezle arasında bu konuya dair nasıl bir konuşma geçtiği ya da Yezidi başkanına istediği açıklamayı duyduktan sonra ne yanıt verdiğinden bahsetmez. Umutsuzca bu insanların nasılsa Hıristiyan misyonerlerce keşfedilip, “doğru yol”a sevkedileceğini düşünmeye devam eder.

Yolculuğun bir ilginç ayrıntısı da Osetlerdir. Öyle ki, yolculuk süresince karşılaştığı yabancı halklar arasında en büyük şefkati onlara gösterir: “Osetinler, Kafkas oymaklarnın en yoksullarıdır. Kadınları oldukça güzel. Yolculara karşı da iyi davrandıkları söylenir. Hapiste yatan bir Osetin’in kızı ve karısıyla karşılaştım kentin kapısında. İkisi de dingin ve secur görünüyorlardı.” Çocuklara iki defa bakan Puşkin, Çerkez bile olsalar onların tutsaklıklarından olumsuz etkilenir ve şu kelimeleri seçerken henüz gelecekte dört çocuğun babası olacağından habersizdir: “Kalede Çerkez amanatları (rehineleri) gördüm. Canlı, güzel çocuklardı bunlar. Sık sık yaramazlık ediyor, kaleden kaçıyorlarmış. Durumları yürekler acısıydı. Paçavralar içinde, yarı çıplaktılar.”

Bir şair olarak Puşkin dağlara başka bir gözle bakıyor, geçtiği yerleri klasik eserlere göndermeler yaparak tanımlıyordu. Gerçeği tanımlamada kelimelerin yanında, kurgu manzaraların tasvirlerine de ihtiyaç duyuyordu. Bunlardan biri de Daryal geçidiydi. Bu geçit, öyle dardı ki, gökyüzü adeta mavi bir şerit halinde başının üzerinden uzanıyordu: “Dağlardan kopup gelen küçük derecikler. Ganymede’nin Kaçırılması’nı, Rembrant’ın tuhaf tablosunu anımsattı bana. Geçitteki ışık tam Rembrant’ın zevkine göreydi.” Yine Daryal Boğazı’ndaki Türkler’in “çürek” denen yarısı küllü ekmeğin hayalini kurarken, kendisi de Kars sınırına yaklaştığında bir lokma Rus kara ekmeği için pek çok şey verebilirdi. Coğrafi yanılsamalar yaşıyordu, Gümrü’den görünen Alagez dağını Ararat zannedip, bu şekilde kaydediyordu. Bu tip hatalarını 19. yüzyıl sonundaki basımları elden geçirenler düzelecekti.

Yolun asıl durağına, Ruslar tarafından fethedilmek üzere olan Erzurum’a yaklaştıkça Türklerle daha fazla temas ediyor ve onlara dair ayrıntılar aktarıyordu. Kars’tan yaklaşık 20 kilometre uzaklıklaki bir Türk köyünde atından atlayıp karşısına çıkan ilk eve girmek istediğinde, ev sahibinin öfkelenmesine şaşırır: “Onun bu hoşgeldinine kamçıyla karşılık verdim ben de. Türk bağırmaya başladı. Ahali başıma toplandı.” Uzundur Rus askerlerinin kostümleri ile köylerde dolaşmasına alışan köylülerin, bu üniformasız yabancıyı dışlamaları da, doktor sanıp yaralarını göstermeleri de şaşırtıcı değildi.

Kars’ta yanlarında gecelediği Ermeni ailenin oğlu, Artemi, onunla birlikte savaşa gelmek istedi. Ancak bunun için kent muhafızlarından izin alınması lazımdı ve “Asyalı olduğu yüzünden belli” bir subaya Artemi’nin izin belgesi diye uzattığı kâğıtta, Kafkasya’dan geçerken karşılaştığı bir Kalmuk kızına yazdığı şiir vardı. Kâğıdı şöyle bir inceleyen subay, genç Artemi’nin Puşkin’le birlikte Erzurum’a gitmesine izin verdi. Muhtemelen Kiril alfabesini bilmeyen subay, Puşkin’in kendinden emin tavrı karşısında kayıtsız kaldı. Yola birlikte devam eden ikili Erzurum yakınlarında Rus komutanı Kont Paskeviç yönetimindeki ordugâhta ayrılırlar. Artemi Erzurum seferine katılırken, Puşkin, komutanların hemen yakınında onların direktiflerince hareket edecek, gözlem yapacaktır.

Savaş meydanından tuttuğu notlar da her iki taraf için de önemli tarihi bilgiler de taşır. Puşkin’in notları dönem atmosferini anlatmasının yanında, savaş adetleri hakkında bilgi verir ve daha ziyade Batı’dan nasibini almış bir Kuzeyli’in, Doğu’ya nasıl baktığını kavratır. Traşlı ensesinden vurularak öldürülmüş bir Türk genci için atıyla kısa bir saygı duruşu yapıyor, Rus ordusundaki Tatarlar’ın Türkler’in yaralılarını neden çırılçıplak soyup bıraktıklarını anlamıyordu. Bir asker için bile bu anlarda aklını koruyabilmek kolay değilken, Puşkin bir şair olarak soğukkanlılığını kaybetmiyordu. Birkaç günlük pazarlığın ardından teslim olan Erzurum, İstanbul’da Sultan’ın asker için aldığı kararların henüz ulaşmadığı bir yerdi. İstanbul’da bütün askerler tek tip üniforma giyerken, burada rengârenk askerler halkı koruyordu. Kenti dolaşırken sivil giysili Puşkin’i yanlarına çağıran Türkler, ağızlarını açıp, dillerini gösteriyorlardı. Bir süre kendini doktor sanmalarından sıkılan şair, onlara aynı şekilde cevap vermeye başladı. Son olarak dönüşe hazırlanırken Erzurum’da başlayan vebadan oldukça çekinen Puşkin, doktorun vebalıları muayenesi sırasında görülmedik birşeyle karşılaştı. Ancak asıl anlamlı olan bu tecrübenin sonunda Puşkin’in yine kendine dair çıkarımıydı: “Vebalıyı gözden geçirip zavallı adama çabuk iyi olacağı ümidini verirken, iki Türk ilgimi çekti. Bunlar hastanın koluna giriyor, onu soyuyor, elleriyle vücudunu yokluyorlardı. Adam veba değil de nezleydi sanki. Bunu görünce Avrupalı ürkekliğimden utandığımı itiraf ederim.” Avrupalı kimliği bunun yanında, onun sık sık kitabın içinde Fransızca tabirler kullanmasıyla da kendini gösteriyordu.

Bütün bu süreç boyunca yazdıklarında rüyalarından hiç bahsetmedi. Böyle bir yolculuğun ve nihayetinde savaşın içindeyken, geçtiği yerlerde insanların düğünlerine ve cenazelerine tanık olmasına rağmen, şayet gördüyse rüyalarına dair hiçbir ipucu vermemeyi tercih etti. Kimbilir belki de hiç rüya görmedi. Muharebe meydanında ona söylenenleri harfi harfine uyguladığı için tek bir sıyrık almadan bu yolculuğu atlattı. Savaşın sonunda Eylül 1829’da imzalanan Edirne antlaşması ile Ahıska, Ahılkelek, Anapa ve Poti Rusya’ya bırakılsa da iki ülke arasındaki husumet daha nice zaman devam etti. Döndüğünde yinelediği teklifi bu defa Natalya tarafından gönülsüzce kabul edildi ve Puşkin, belki Doğu Anadolu bozkırlarında değil ama girdiği bir düello sonucunda kendi silahı ile 38 yaşındayken kendini vurarak, aldığı kurşun yarasına iki gün direndikten sonra öldü. Birçok Rus askeri gibi hayalini kurduğu bir lokma Rus kara ekmeğinden mahrum kalmadan ve belki de hayatının yolculuğunun sonunda benliğini yeniden yükseklere emanet ederek.

gözlerim gözlerine değince
felaketin olurdu ağlardın.
seni sevmiyordum, bilirdin
bir sevdiğim vardı, duyardın
çöp gibi bir oğlan, ipince,
hayırsızın biriydi fikrince.
ne vakit karşında görsen,
öldüreceğinden korkardım
felaketin olurdu, ağlardın.

ne vakit maçka’dan geçsem,
limanda hep gemiler olurdu.
ağaçlar kuş gibi gülerdi,
bir rüzgar aklını alırdı.
sessizce bir cigara yakardın,
parmaklarının ucunu yakardın.
kirpiklerimi eğerdim, bakardın.
üşürdün, için ürperirdi,
felaketin olurdu, ağlardın.

akşamlar bir roman gibi biterdi.
jezabel kan içinde yatardı.
limandan bir gemi giderdi,
ben kalkıp ona giderdim.
benzin mum gibi giderdim,
sabaha kadar kalırdım.
hayırsızın biriydi fikrince,
güldü mü cenazeye mi benzerdi?
hele beni kollarına aldı mı,
felaketin olurdu, ağlardın.

*(attila ilhan’ın ‘üçüncü şahsın şiiri’nden uyarlamadır)

Sokağın başındaki manavdan aldık, her şeyi az az getiriyor diye.
Gerçek salatalık, gerçek.
Gerçek çilek, gerçek.
Gerçek biber, gerçek.
Belledik, hepimiz oradan alışveriş yapıyoruz artık.
Şişli’de esnafın içinde tuttuklarım ve hiç tutmadıklarım var.
Dükkanının önünden geçerken selam verdiklerim, kötü bir bakış attıklarım ve de hiç oralı olmadıklarım.
İyi kötü bir hukukumuz olmuş işte, ondan.
Yine de hiçbir manav, hiçbir kasap, hiçbir fırın kapansın istemem ben doğrusu.
Şişli’de yürüyorum ya hani ben her gün bir o tarafa, bir bu tarafa, yaz-kış mavi şortlu, beyaz bandanalı bir adam da yürüyor öyle. ‘Zararsız deli’ymiş, pasajın kasabı öyle dedi. İnsanların delilikleri üstüme üstüme geliyor, ben başka bir semtte buluyorum sonra kendimi. Delilik lüks tüketime giriyor, biliyorum.
*
Hah ne diyordum, hint inciri diyordum, bu defa annemle dönerken eve, önce ben gördüm. Önce gören olmanın duygusu nedir? Gurur mu, mutluluk mu, sevinç mi, kibir mi, endişe mi? Hepsi.
Önce ben gördüm.
önce ben sordum.
önce ben sevdim.
önce ben gittim.
çok faydalı hint inciri işte tüm bunlara iyi geliyor. Annem adama direk ‘Nereden bunlar?’ diye sordu, ‘Adana’ deyince adam, annem bir an geçmişte kendi ellerine batan dikenleri anımsamış olacak ki, duraksadı. Bir insan hep güzel hatıralara dönemez, manav da artık anlamalı bunu.

*
Bu aralar hiçbir şeyin tadı olmadığını söylüyor ayrı ayrı herkes.
hint incirimizin çekirdekleri çok sert, çiğnenmiyor.
zaten direk yutun diyor internette de. direk yutunca, çekirdeklerin orta ve uzun vadeli görevleri oluyormuş vücutta. İşte şekerdi, kolesteroldü filan.
Ama kimsenin iyileşesi yok.
Herkesin başka bir yeri ağrıyor.
Bu şehirde toplu intiharlar olmasından korkuyorum artık.
Biri elini uzatsa öbürü hayır demeyecek.
Biri atlasa, öbürleri peşinden gidecek, düşünmeden.
Veba gibi, cüzzam gibi bişi bu, hem de ne…
Salgınımız nev-i şahsına münhasır.

İçimizi hint incirlerine döküp, dikeni birbirimizin eline batırıp, çekiliyoruz kenara.
Masamda bir bardak su hazırda bekliyor, biliyorum, hepimizin masasında bekliyor o su.
Bizi ya bir şeylerden kurtaracak, ya da…

image

Seninle biz ayrı yerlerdeyiz,
sen bir dağsın ben değil.
*
Çocukken hiç gazoz içmedim, hala da içemem, şekerli gelir bana. Ama bakkal Kemal Amca’nın peynir tenekesine daldırdığı ellerini de unutmadım. Islaklık geçince, beyaz, toz gibi bir tortu kalır elde, sakızların, çikolataların filan üzerine dökülür o toz. Peynir tozu romantik değildir dolayısıyla da bir an’ı hatıraya çevirmeye yetmez.
Hatırlıyorum, çocukluğumun içinden bir yerden herkesi. Hatırlamak üzerine güzel anılarımız olacak seninle, oradan buradan. Diyeceksin ki ‘yoksa şurada da var mıydın?’ cevap vermeyeceğim, anlayacaksın.
Sonra şöyle diyeceksin, ‘O sen miydin?’ ben yine sessizleşeceğim, rüyalar göreceğim, hayvanların kafeslere konduğu, parayla satıldığı rüyalar. Salgın hastalıklar yüzünden şehirde sokağa çıkma yasağı ilan edilen rüyalar ve elbette insanlarla dev kertenkelelerin birlikte yüzdüğü kumsallar.
Ben rüyalar göreceğim sonra sen beni göreceksin.
*
Yine de hoşuma gidiyor, eskiden beri her mucizeyi sana yormak.
Terlikleri inatla ters giyerken birden bunun aslında ne kadar rahatsız edici bir şey olduğunu fark ediyorum.
Yakışıklılık çıtamızı yükselten ortaokul arkadaşımız 16 plakalı bir araçla ezilip can verirken, saçları hala sarı kıvırcık, gözleri hala mavi, kendisi hala bembeyaz nasıl durabiliyor, bilmiyorum. Bunları anlamaya yetmeyecek ömrüm.
Yetmeyecek çünkü büyük kısmını, ‘asıl şimdi geliyor’ dediğimiz kısmını sana vereceğim.
*
Yine de tek başına bekliyor duraklarda insanlar.
Karanlık, karanlıkta beliriyorum.
Hep siyah gömlekler giyiyorsun ya, onlar da karanlık, karanlığın içinden seçiyorum seni.
‘Bu bu, bu olsun’ diye.
Olsun diyorum.