Arşiv

Monthly Archives: Aralık 2014

the days are bright and filled with pain… (j.m.)

kimse hatırlamıyor kimseyi
nar.

siyaha en yakın renk lacivert olmalı, zararsız bir ot olarak salona alınan ve evi işgal eden bir ağaçla konuşuyorum. dönecek yeri kalmadığını filan anlatıyor.
insanlar birbirini yalnız bir defa seviyor diyor.
ben her sabah dallarımın hatrını soruyorum diye devam ediyor.
ne yaz, ne de kış, ev otuyum
daha söyleyecek sözleri varken, bir parfüm şişesinin resmini çizmeye başlıyor sandalyenin tekerlekleri, daireler çizerek. çizip, yer karolarının üstünden, seni beni hiçe sayarak.

let your children play (j.m.)

yolda bir ağacın yaş halkasına çarpıyorum kafamı.
çarpıyorum da öyle geliyorum kendime.
annemin tuttuğu pedaldan babam düştü, benim tuttuğumdan -tutarsam eğer- kimse düşmeyecek.

zor.

elbette kek değil, başka bir şey taşıyor bir yerden, bir başka yere. bir mala.
hiç asansör beklemedik seninle, birazdan birlikte edeceğin yolculuğun garantisi, dikdörtgen ya da yuvarlak bir düğme. ne kadar geç basarsan o kadar iyi. o ne kadar geç gelirse o kadar.
gelmezse boşluk, çek ayağını.
düşedebiliriz.
gelirse gir içeri.
kaç kat ama?
hiç beklemeyeceğiz seninle biliyorum, hiçbir şeyi hem de.
gitmiyoruz da hiçbir yere.

çiçeği kopar, gözü çıkar ve kanı akıt
bağla beni bildiğin yerden
mesele değil

bıraksalar güneşi, ayı filan, bir gezegende yaşadığımızı saklayacağım senden
bunu yapamayacağım için sen topla kargalarını, bir söz ver onlara.
ben de dinliyor olacağım bir kenarda.
tamam?

 

 

Eski kelimeler kullanmıyorsun, yeni kelimeler de. Sesin bildiğim gibi değilmiş meğer, hemen kaldırıp koydum kenara. Yağmurun yağdığını yan duvardan sızan sudan anlayan kalp, eksi ikinci kattan göğü düşlüyor. Benim bu laflarım filan belki artık biraz can sıkıyor.

bomboş oluk
ben canım,
nereye akacağım şimdi?

Bazı uykulardan önce kendimi bir sandığın içinde düşünürüm. Orta yaşlı ellerce katlanmış, beklemeye alınmış bir top kumaş. Aklına gelirse şayet, beni kat yerlerimden çöz. Muhtemelen yeşilim, mutlaka inceyim, iğneyi de ipliği de sevmiyorum, onlarsız dolanmak istiyorum bir ağacın ya da bir insanın gövdesine. Çift taraflı giyiliyorum ve fakat en çok bir sandığa yakışıyorum.

açılamıyorum.

Hüthütler çalılarda dondu, ufuk çizgisiyle ayrıldım ortadan ikiye. Yeryüzü batıyor her yerime, ‘o dünyanın’ boğumlarından akıp gideceğim. Çayın demlenmesiyle tarihimiz arasında bir derin bir bağ kuruyorum. Tarihimiz ki, şeffaf kalemlerle yazılmıştır, yine kendileri gibi şeffaf bulutsu bir yerlere. Keçiler kayalardan bırakıyor kendini, aşağıda nehir, nehrin suyu küfleniyor. Mecburen hüthütleri güdüyorum bu kış.

bir şeye benzemiyorum.

kollar uzun
kollarım

boynum bükük, geceleri oturmaktan
bir kolyem var, onu taktığımda hiç sevmiyorsun beni
bilmiyorsun da sevmediğini

nasıl uzun anlatamam
eğilmeden dokunuyorum dizlerime
vakt-i zamanında, bir güvercin olarak çıkmıştı aklım iki dudağımın arasından
o an kapamasaymışım gözlerimi, görebilir miydim sence?,

 

IMG_1427

eşyalar tozlanır, insanlar kitap yazar

şimdi çöz beni
sudaki kayalığımdan
havadaki bulutumdan çöz
dizlerinin hizasından
parmaklarının ucundan çöz
çocukken otobüs yolculuklarımda, yaşlılar geçmişlerini, ben yaşlıları izlerdim. düşünecek şeylerim hemen bittiğinden, oturup seni beklerdim.
bana hiç ekmek getirmedin,
gofret, çikolata, sakız filan,
gözlerim yolda, ellerim kalbimde, gelmedin
gözlerimden çöz
seninle ilgili az şey biliyorum, mesela griyi ellerinle seçersin, siyah üzerine konar kendiliğinden, o kadar.

‘hepsinden biraz’ kaldım
eksiksen tamamlan

bugün yine üzerime sonbahar bitkileri filan döküldü, bir başka mekanizma ile çekildi başımın üstünden gökyüzü, sen yoktun, ayaklarımın altından akıyordu dünya, ayaklarımdan çöz.

biliyorum bakmazsam dağ olacak
baktığımdan çöz.