Arşiv

Monthly Archives: Nisan 2015

vermiyor sana sessizliğini karışmasın diye duyguların
teslim etmekte sakınca görmüyorsun bir müddet
derinleşmesin bir düşüncen, bir başka düşüncenin içine geçiverir yoksa hızlıca.
derin, derinleşmiyor.
izin vermiyor, kızıyorum, bilmiyor.
uzun sessizlikler istiyorum temassız, izsiz telaşsız,
iki nokta arasına sıkıştırılmayan
bilmiyor
ben bu uğurda çocukluğumdan feragat ettim
ihtimaldir çocuklarımdan da

dünya benim.
onunla dönmeyeceğim.

arası yok,
arasına sıkışıyorum
karayı bağlayamadım hiçbir yerime karayı en çok yeryüzüne yakıştırıyorum,
sonunu göremediğim yükseltilere tepelere dağlara belki
sana diyorum, bağlayamadım seni bir yere
bir rüya gördüm, arada kalıyordum sonunda
iyi bir insan olmaya karar verişine tanık oluyordum bir bebeğin
sorun değil
hallediyordum

997760040

Karıncaların gittiği yönü bilirdi Aziz Amcam,
bir portakal ağacının başka hangi ağaçla aşılanacağını.
Sabah ve akşam yıldızını takip eder, elinde şırıngayla bahçelerimizi gezerdi.
Bütün çocukları aynı gün ölmüştü,
bir ilaçlama uçağının altında kalıp akciğerleri patlamıştı yavruların,
mısır tarlasından mısır kaçırırlarken.
Bir sabah sanki hiç baba olmamış, hiç koca olmamış, hiç çocukları olmamış,
sanki Aziz amcamız olmamış,
yani hiç olmamış gibi uyandı.
Bir arada üç çocuk gördü mü dayanamaz, gidip koca servinin altına yatardı.
Parmaklarının şekli aynı yerde defalarca açılıp kapanan yaralardan değişmiş, rengi derin sıyrıkların içine dolan kara bitki özlerinden koyulaşmıştı.

*
Nerede bir dal kırılsa o çağrılır,
ne zaman bir ağaç hastalansa o yetişirdi imdada.
Açlıktan ölmüştü annesi de, kendi mahpusa düştüğünde.
Aziz Amca daha çok gençken işte, öyle böyle olmuş da, Safiye Nine’ye bir çorba götüren bulunamamış. O zamanlar, Toroslar’ın öte tarafında, şehirde yaşarlarmış, hapisten çıkınca da bizim tarafa gelmişler.
Tabi bizim buralarda olmaz öyle şey.
Olmazdı yani, ölmezdi Safiye Nine, ölürdü de böyle ölmezdi kesin.
Yalnız şehirlerde açlıktan ölür insan, böyledir bu.
*
Çocuklarını kaybettikten sonra bir gece sokağa attı kendini Aziz Amcam,
ahh,
‘Buraya bir kilise inşa edeceğim’ diye.
Babam, abilerim tutmak istedilerse de olmadı, tahtadan evini iki hamlede yıkıverdi Aziz Amcam, çocuklarının annesi de içeride.
Neyse kadına bir şey olmadı da Aziz Amca bağırmaya devam etti sabaha dek,
‘Buraya bir kilise inşa edeceğim’ diye.
Belli ki başka bir dinde daha denemek istiyordu şansını,
şimdi inandığı her ne ise önce annesini, sonra çocuklarını almıştı.
Ne mısır yer, ne çorba içer Aziz Amcam,
onu bu güne dek bir şey yerken gören olmadı,
yaprakların dilini konuşur, koca ağaçları sırtında taşır, en tatlı çileklerin ne kadar sulanacağını bilir, en keskin kokulu naneyi kendi elleriyle yetiştirir.
*
Aziz Amcam öleli bin yıl oldu
derler ki,
geceleri yalnız çocuklu evlerin bahçelerine gelir,
oradaki ağaçları öper, yaprakları okşar, dallara bereket fısıldarmış.
Ne zaman bir yerde bir çocuk ölse, Aziz Amcam elinde bir elma ile onu öbür tarafta karşılarmış.
Bazı gün halde hamallık yaparmış, gizliden gizliye, çuvalların ağırlığını hafifletir, yine yedi yemişi sırtında taşırmış.

İz fotoğraf dergisi, Ağustos 2013