Arşiv

Monthly Archives: Ekim 2015

Düşün,
İstanbul’da yaşıyoruz biz seninle ve hiç balık yemedik.

Uykum kaçtığından beri, artık bir yılı yaşıyor gibiydim. Hiçbir takvimde kendine yer bulamayacak, mesela bir fotoğrafın arkasına yazılamayacak bir zaman diliminde; ağaçların birer çizgi, insanların birer çöp olduğu tek boyutlu bir yaşam dizinindeki tablalar arasında sekiyordum.

Fonda Göksel Baktagir çalıyordu ama sen kanunun mezhebini beğenmediğinden kendi içinde başka bir şarkıyı daha çalıyordun. Çalgıların milleti olmayacağını senden daha iyi kimse bilemezdi aslında. Adını duymazdan geldiğimiz, söylemekte zorlandığımız bir ülken vardı çok eskiden, biz aynıyız, ülken değil. İşte o zamanlar, orada, onca çocuk yetmemiş gibi dünyaya, sen doğmuştun ve ismini suyun üzerine düşen bir gölgeden almıştın. Karanlıktan korkmuyor, vapura binmiyordun. Yüzmeyi sodalı göllerde öğrenmiş ve sevmemiştin. Önce seni, sonra çoraplarını ardından da mahallenizin ölülerini yıkadıkları lastik leğenden kopardığın parçayı bir muska gibi takmıştın göğsüne, öyle geziyordun. Göğsün maviydi, leğenin parçası daha açık bir maviydi fakat gözlerin hep siyahı seçiyordu. Bacalarda kurumu, ormanlarda yangını, kıtalarda Afrika’yı düşünüyordun. Seninki bir ana yurt arayışından çok içinde mültecilerin boğulmadığı bir su olmak arzusuydu. Ben genellikle sendeydim ve sende çırpınmak, sende kaybolmaktan iyiydi.

Ellerin, kurumakta olan bir ağacın son meyveleri gibi sallanırken vücudunun iki yanında, bir kılıç gibi parlak ve bükülmeyen kollarına bakardım. Belli belirsiz olan her şey seni parmakla gösterirdi. Bu eller, bu kollar ve bu parmaklar bir duvara, o duvar bir günaha batardı. Balığı yiyemedik ama senle ilk içtiğimiz tuzlu su oldu. İkimiz de yoldan gelmiş, ikimiz de yorgunduk. ‘Bir insanla ilk neyi içersen, son da onu içersin’ diye bir laf diyordu bir filmde kadın, inanmak istiyordum. İçecek şeyleri çoktu bu dünyanın, diriltecek, bayıltacak, seni bana mühürleyecek, beni bu dünyadan söküp götürecek. İnsan, insanı sökmek istedikten sonra saç, tırnak ve keder dolu hayat evyesinde bir demlik kaynar suya bakar iş, gerisi kolay.

Dökme beni bu karanlıkta.

Neyi içersek geçecek bu sarhoşluk diye aranırken, ben dişlerimi bir çam ağacının kabuğu kalkmış gövdesine geçirdim. Şarkıyı yarıda kestim, sen de seninkini. Yüzün küçülüyor, kafan büyüyordu ve saçlarının arasında bir memleketin tarihi dolaşıyordu ve ahh bunu yalnızca ben biliyordum.