Arşiv

Monthly Archives: Kasım 2015

Atlas dergisi için 2007 yılında yazdığım Bafa gölü yazısı…

Latmos’un gölgesi en çok kendine vuruyor. Gün batarken uzadıkça uzuyor dağın silueti. Bu gölge, antik Karia’nin kentlerinden sıyrılıp bugünün yerleşimlerinin üzerinde beliriyor. Ona yaklaştıkça çok eski şeylere ortaklık edeceğimi görebiliyorum. “Burası dünyanın yarısı olsa gerek!” diye düşünüyorum. Latmos’un zirvesine yakın bir yerlerden, aşağılarda uyuyan Bafa Gölü’ne bakarken kendimi mitolojik bir figür gibi hissetmekten alıkoyamıyorum…

Latmos, bugünkü adıyla Beşparmak Dağları, tarih öncesi insanların kaya resimlerini yapmak için seçtiği coğrafyaydı. Hava ve yağmur tanrılarının buluşma noktası, Antik Çağ’ın görkemli limanı, Ortaçağ azizlerinin inziva yeriydi. Gölgesinin düştüğü antik kentler; Latmos, Herakleia, Iasos, Labranda, Miletos, Euromos bu dağın kutsallığı konusunda hemfikirdi. Çoban Endymion ile Ay Tanrıçası Selene’nin aşkı bu dağın ihtişamında yaşanmıştı.

Mite göre kavalından başka hiçbir şeyi olmayan çoban Endymion, nefesiyle hem dağdaki yalnızlığın ve bundan duyduğu mutluluğun, hem de kentlerde yaşayan insanlara duyduğu özlemin nağmelerini üflerdi. Selene de kavalının sesini duyan her canlı gibi ona hayranlık duyardı. Ancak sevgilisi ile her kavuşmasında, bir ölümlü olduğu için, onun biraz daha yaşlandığını görüp üzülürdü. Selene, Zeus’tan onun hiç yaşlanmamasını ve bu mağarada ölümsüz bir uykuya dalmasını diledi. Zeus da Ay Tanrıçası’nın bu isteğini yerine getirdi. Endymion, ayın ışıklarıyla sarmaş dolaş, sonsuz bir uykuya daldı. Bu nedenle ayın dünyada en sevdiği, ışığını en fazla paylaştığı yerin Latmos olduğu ve ay ışığında dağın doruklarının ağardığı söylenir…

imperiaflex_0_60_0

Fotoğraf: Sinan Çakmak

İzmir’in 150 kilometre güneyinde, Söke ve Milas arasındaki Latmos, antik Karia’nin kuzeybatı köşesinde. Dağ, Aydın’dan Milas istikametine giderken Bafa Gölü tabelasının arkasından yükseliyor. Büyük bir gölge gibi görünen dağın jeolojik yapısı, onu kolayca ayırt edilebilir kılıyor. Kayalık arazinin kuzeyi granit, güney kenarları kristalli kireç ve güneyi eski tersiyer tortullardan oluşuyor. Antik Çağ’da Bafa Gölü bir körfezdi; Menderes Nehri’nin getirdiği toprakla denizden ayrıldı. Doğal liman olduğu dönemde yöre, ticaret açısından büyük önem taşıyordu. Karialıların Mısır’a bal ve incir ihraç ettiği, şarap yapımında da çok usta olduğu antik kaynaklardan biliniyor. Zeytincilik ve hayvancılık ise bugün yavaş yavaş bırakılsa da, antik çağlardan yakın döneme kadar bölgenin önemli geçim kaynaklarıydı.

TANRI’YA YAKARIŞ

Latmos tanrıları bereket, fırtına, yağmur tanrılarıyla ve yerel bir dağ tanrısıyla birlikte kutsanıyordu. Ortaçağ’da inziva yeri olarak seçilen dağda Aziz Paulos’un IS 955’te ölümünün ardından yaşanan kuraklığı eski kaynaklar söyle anlatıyor: “Kuraklık ve büyük su sıkıntısı Miletos’a çok çile çektiriyordu. Çesitli yerlerden, kırktan fazla köylü burada toplandı. Bunlar Tanrı’ya yalvarış yürüyüşü düzenleyerek ve kutsal şarkılar söyleyerek dağ sırtına tırmandı. Dağın bu kısmı sadece en yüksek yeri değil, aynı zamanda zor tırmanılan bir yeriydi. Dağın doruğunda uzun zamandır kutsal kabul edilen muazzam büyüklükte bir taş görülmektedir.” Bahsedilen yer “Tekerlekdağ” olarak bilinen ve yaklaşık 1350 metre yüksekliğe sahip zirveydi. Bu kutsal taş aynı zamanda hava ve yağmur tanrısının ikametgáhıydı.

Bafa Gölü’nün kıyısındaki Herakleia antik kenti, engebeli araziye göre şekillendirilen sur duvarıyla Pergamon ve Assos gibi Helenistik dönemin önemli kentleriyle benzerlikler gösteriyor. Bugün büyük bir kısmı ayakta kalan surların toplam altı buçuk kilometre uzunluğa sahip olduğu ve 65 gözetleme kulesi bulunduğu biliniyor. Anadolu’nun en eski duvar resimleri olduğu düşünülen tarih öncesi kaya resimleri ise sur çevresinin dört bir yanına dağılmış durumda.

Antik kentin kalıntıları arasında kurulan köyün adi Kapıkiri. Sabah erkenden köyü dolaşan süt arabası adeta yeni günü açıyor, bir gün daha başlıyor. Köylü geçimini zeytinden sağlıyor. Evlerinin bir odasını pansiyon haline getirerek yöreye ziyarete gelenlerle yaşamlarını paylaşıyor ve bütçelerine küçük bir katkı sağlıyorlar.

Herakleia’dan ayrıldıktan sonra Euromos antik kentine de uğruyor, Latmos’un gölgesinin düştüğü en uzak noktalardan birine, Iasos’a doğru devam ediyoruz. Kıyıkışlacık Köyü antik dönemin önemli limanlarından Iasos ile iç içe. Iasos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyelerinden biriydi. Dr. Fede Berti tarafından 1960’tan bu yana yürütülen arkeolojik kazılar ve araştırmalar hálá devam ediyor. Bati limanındaki Bizans Kulesi, yaklaşık üç bin yıllık kesintisiz yerleşmenin göstergesi gibi denizin ortasında, ayakta duruyor. Strabon, Iasos için söyle diyor: “Bir limanı vardır ve halk geçiminin çoğunu denizden sağlar, çünkü denizde balık boldur, fakat ülkenin toprağı çok fakirdir.” Artık aradaki açıklık dolmuş, Iasos da bir yarımada halini almış.

GÜBRESİZ BARBUNYALAR

Salı günleri kurulan Milas pazarı Latmos’un gölgesinde yaşayan insanların buluşma yeri. Kapıkiri, Çomakdağ (Kızılağaç), Kazıkıl, Kargıcak gibi çevre köylerden gelenler burada elişlerini yani sebze ve meyvelerini satıyor. Çomakdağ’dan gelen Sadiye Ateşoğlu “gübresiz” diye bağırıyor barbunyaları için. Yanında da kızı oturuyor. Ateşoğlu’nun tek bir isteği var: Kızının okuması. “Yeter ki okusun, ne isterse yaparız” diyor. Yılda 650 ton zeytinyağı üreten köylerine de gidiyoruz. Bir dönem evlerde ipek dokumacılığı yapıldığını anlatıyorlar. Önceleri beş gün sürdüğünü söyledikleri ünlü düğünler ise artık üç güne inmiş. Yörenin köylerinden Kargıcak’ta da 78 yaşındaki Memnune Teyze ile 79 yaşındaki Kadir Akarca’yla tanışıyoruz. İkisi de “hayatımda hiç çiçek yağı yemedim, bir tek zeytin” diyor.

En sonunda Labranda’ya varıyoruz. Labranda, Latmos’un eteklerindeki en görkemli antik kentlerden biri. Çorak arazinin ardından bir vaha gibi beliriyor. Yemyeşil arazinin ve tapınak alanına çıkan kutsal merdivenlerin üzerinden geçerken bir ses duyuyoruz: “Hoş geldiniz.” Sesin sahibi antik kentin bekçisi Mehmet Bey. Ailesiyle burada, Latmos Dağı’nın doruklarında yaşıyor. Dağın sırrını belki de en iyi o anlatıyor: “Burada yaşamak için, yalnızca dağı sevmen lazım, başka şeyi değil.”

Göğün Bütün Çeyrekleri’nde Nuh tufanını görmüş birini bu yüzyıla getiren ve hiçbir çocuğun ölmediği bir çocuk hastanesi kurgulayan Bedia Ceylan Güzelce ilk romanı 1473’teki gibi tarihin de dahil olduğu etkili bir hikâyenin peşinden gidiyor.

Radikal Kitap – Burcu Aktaş

fft1_mf18214

“Bu öyle bir yüzyıl ki…” diyorsun. Nasıl bir yüzyıl anlatır mısın?
Bu, saf korkuların yerini insan yapımı korkuların aldığı bir yüzyıl, bizim yüzyılımız. İki büyük dünya savaşının hesap defterleri üzerine inşa edilmiş eksik, yaralı ve kendini ifade etmekte zorlanan bir yüzyıl. Yeni bir sanat akımı çıkaramayacak kadar sessiz, kendi tezini anti-tezi ile birlikte üreten, tedbirlerin, kış bahçelerinin, katkı maddelerinin, çölleşmenin yüzyılı. Suyun yavaş yavaş hayatımızdan çıktığı, dolayısıyla vücudumuzun dörtte üçünü kaybettiğimiz, çeyrek kaldığımız, çocuklarımıza miras bırakacak erdemlerden uzak düştüğümüz, geçirgen bir yüzyıl. Acının temas etmeden geçip gittiği ve bizi büsbütün yalnızlığa mahkûm eden bir yüzyıl. Kötü bir fikre hemen kapılıp gidiyoruz ancak iyi bir fikre inanmak için ikna edilmemiz gerekiyor. İhtimallerin, somut gerçeklerden daha inandırıcı olduğu bir yüzyıl bu. Bir zamanlar insanoğlunu tamamlamak üzere ortaya çıkan bütün cümlelerin parçalarına ayrıldığı, kitabın içinde dediğim gibi her şeyi unuttuğumuz bir yüzyıl, bu unutmanın yüzyılı.

Göğün Bütün Çeyrekleri bu yüzyılın neresinde duruyor? Derdi ne?
Kitap, bu yüzyılın en kalabalık yerinde, hatta bu yüzyılın sahip olduğu tek meydanda, kalbinde duruyor. Ben artık bir araya gelebilmek için kalplerimizden başka meydan kalmadığını düşünüyorum. İnsanların kendilerini “sadece” futbol statlarında birlikte tezahürat yaparken ya da bir sinema salonunda aynı espriye gülerken, birlikte korkarken, bir köftecide aynı tadı alırken, bir konserde aynı şarkıyı içlenerek hep bir ağızdan söylerken “tam” hissedebiliyor olması başlı başına bir dert. Göğün Bütün Çeyrekleri, kıskançlık, güvensizlik, korku, bireycilik, hırs gibi duyguların tek tek üzerinde durarak, bizi dünyanın geri kalanıyla ortak zevkler paylaşmaktan alıkoyan bu dertlerin tam ortasında ve karşısında duruyor.

Hiçbir çocuğun ölmediği bir çocuk hastanesi yaratmanın senin için cazibesi neydi?
Aslında bugün bombayla, kurşunla, açlıkla, yoklukla ölen çocuklarımızla birlikte genel olarak “çocukluk” da ölüyor. Ben çocukların gözünde telaş, endişe ve dahası kaygı görüyorum. Bizler Zeki Müren filmleri izleyip gözyaşı döken çocuklardık, Zeki Müren ağlardı ve biz de ağlardık. Ayrılık acısının ya da acının herhangi bir türünün ne olduğunu bildiğimizden değil, empati yapan, suçu hep kendinde arayan ve başkalarını hep kendinden önce tutan bir kuşak olarak yetiştirildiğimiz için. Şimdinin çocukları acıyı tanıyor ki bu kimilerine göre iyi görünebilir. Ben çocukların ve dolayısıyla da çocukluğun sonsuza dek sürdüğü, yaşadığı bir hastane kurdum ve oraya da başhekim olarak Timur gibi bir doktoru koydum. Çocuklarla ölçülü bir iletişimi olan, hiçbir zaman çocuk sahibi olmayı düşünmeyen bir adamı. Bazı çocuklar yanımızda, bazı çocuklar da kalbimizde büyür, Timur kalbinde büyütüyor çocukları. Günümüz insanı da çocuklarını yanında değil kalbinde büyütmek zorunda kalıyor. Daha iyi bir eğitim, daha iyi bir hayat uğruna araya büyük mesafeler, onulmaz ayrılıklar giriyor. En mühimi de zaman giriyor. Bir sevginin içine zaman girdi mi yarattığı tahribatın aşılması güç oluyor.

Enuh olarak anlattığın karakterin İdris peygamber. Neden peygamberler içinden İdris?
Hakkında hiç kötü söz söylenmemiş biri Enuh. İster teolojik ister anonim kaynaklar olsun, hepsinde onun olumlu vasıflarından bahsediliyor. Nuh tufanını gören ve bize aktaran o. Nuh peygamberin büyük dedesi. Enuh’a atfedilen çok isim var aslında. Hermes, Thoth, İdris, İlyas, Hızır. Taradığım yerli ve yabancı kaynaklarda İdris peygamberin ilk kez kalemi kâğıdı kullanan insan olduğundan bahsediliyor, ilk kez iğne iplik kullanarak terzilik yaptığı, meslekleri icat ettiği, çokça lisanlar konuştuğu, insanları mağaralardan çıkarıp evlere yerleştirdiği… Enuh’la ilgili söylenen bir başka şey ise öldükten sonra bilinmeyen bir yerde yeniden ve yeniden doğduğu. Ben roman kurgumda ölümsüz bir insanın bu yüzyılda yeniden doğduğunu hayal ettim. Onu zaman zaman geçmişe götürerek ilk hayatını hatırlamasını istedim. Nuh tufanını dahi görmüş bir insan bu yüzyılı gördüğünde ne hissederdi diye düşündüm. Bir daha doğmamak üzere ölmek ister herhalde dedim.

“Kökleri açıkta kalmış ağaçlar gibiyiz”
İlk romanın 1473’te iki kirpinin gözünden hem Otlukbeli Savaşı’nı anlatmıştın hem de onların aşkını… Bu kez günümüzde geçen bir hikâyenin yanına tarihi bir hikâye koyuyorsun. Paralel ve aslında birbirine “bir şekilde” bağlanacak bir kurgu var… Kendine has bir tarzla “tarihi roman” yazdığını düşünüyor musun?

İlk romanda okur 15. yüzyıla gidiyor ve iki kirpinin aşkına, yuvalarının üzerindeki savaşa yani tarihe tanıklık ediyordu. Ana omurgası bugünde geçen Göğün Bütün Çeyrekleri’nde ise tarih, okurun yanına geliyor. Türkiye gibi değişimlerini çok hızlı geçirmiş ülkeler, belleğinde büyük kesintiler bulunan bir topluma sahip oluyor. Maalesef kökleri açıkta kalmış ağaçlar gibiyiz, nereye daha çok aitiz, hangi iklimde yeşeririz belli değil. Ağacımızı, kalbimizi olmayacak topraklarda, olmayacak suların kıyısında, hiç olmayacak iklimlerde denedik şimdiye kadar, hâlâ da devam ediyoruz buna. Çünkü yaşam için büyük bir enerjimiz, akıl almaz bir hayatta kalma arzumuz var. Ama tarihi bilmediğimiz sürece bu ağaç böyle büyüyecek ve bir gün içimize sığmaz olacak. İki romanın da içine tarihsel hikâyelerin girmesinin nedeni biraz da bu. Evet, kendime has bir tarzla tarihi roman yazıyorum. Ben kendi kalbim başta olmak üzere okuyanların kalplerine elim, dilim, kalemim yettiğince yer gösteriyorum.

Röportaj linki: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/bir-araya-gelebilmek-icin-kalplerimizden-baska-meydan-kalmadi-428707

(28 kasım 2007’de şey yapan babam için yazdığım çok uzun bir metnin içinden, bir miktar)

genel olarak ölüm

gel, şu kaşığın ucundan tut dedi
peki dedim, helva tenceresine baktım uzun.
annemin benden bir seri katil yaratabileceği günlerdi
defterime 25 kasım 2007 tarihinde şu notu düşmüştüm:
ailemi nasıl bir felaketin beklediğini bilmiyorum,
madem ki kurşun bu, bir yerimden saplansın.
üç gün sonra babam öldü, annem kadının elleri yere düştü.

*

son gördüğüm yer

uyandırayım mı anne, bir öpseydim
salonda uyuyordu babam son gördüğümde.
aynı gün annemle alışverişe çıktıkları dükkanda, oturduğu yerde, üçkibir ve güm!
dükkan evin iki sokak altında
bir yıl önce, gümüldür’de, bir sandalyenin üstünde yine böyle olmuştu
kalbi durmuştu.
yabancısı değiliz bu bölümlerin aslında.
yarısı beyaz, yarısı ten rengi elleriyle kapıyı gösterdi annem
uyandırma.
maykıl’ın hastalığının pençesindeydik ailece,
vitiligo önce bende çıktı, 10 yaşımdaydım,
çıkınca da parpılamaya başladı babam beni, ama ne parpılamak?
yaranın üzerine aile büyüğünün tükürüğünü sürmesi, aynı anda okuması yarayı
her sabah ve akşam, beni yanına çağırdı,
kollarımdaki yaraları parpıladı babam
su dökülmüş de donakalmış yerler gibi duran bembeyaz yaralar küçüldü, kayboldu.
ölü renk hücreleri canlandı
babam bana şifa verdi, kim olsa yapardı.
bende biten hastalık, anneme sıçradı bu defa.
aldırmadan yola çıktılar,
istanbul-ankara arasında arabamız yandı,
annem babam abim arabanın içinde kaldı,
kurtardılar onları,
annemin elleri yandı, babamın ciğerleri, abimin kalbi.
o gün bugündür rengi açılıyor kadının,
annemin elleri bitmemiş bir heykel gibi
yarası beyaz, gerisi ten rengi.

*

öldü denmesi

koskoca hastanenin, acil servisinde abimin rahatlığına bak:
maalesef babamı kaybettik, öldü

peki nasıl geri kazanırız, yani hangi odada babam, saçmalama daha önce de çok geldik hastanelere, hem ölmek ne, babalar ölmez, başlatma abinden, iş yerinde pezevenk herifin biri bana asıldı istifa edeceğimi anlatayım da öyle ölsün, ölmek ne, abi çekil şurdan, annem de donmuş kalmış, o da mı öldü, ne bileyim ben, hiç ölmedim ki, öleceğimi de sanmıyorum açıkçası, babam hangi odada, çoraplarının paçasını kesmek lazım, ayakları şişince çoraplar sıkar, ulan abi senin böyle bir şey yapacağın belliydi en başından, yirmi beş senedir yüz yüze bakıyoruz laf mı bu, ölü olunca küfür ihtiyaçtan, o pezevenk herifi boğuyordum az kalsın, baba poligona gidelim mi, bana baba deme demişti bir sefer sinirlenip, olur demem de baba yerine ne diyoruz onu bir söyle, telefon, cep telefonunu arayınca kim çıkacak şimdi, adını mı değiştiriyoruz bu tür durumlarda numara sahibinin anlamadım ki, burası çok sıcak ya, hepimiz öldük cehennemde miyiz, abi babam hangi odada, bir göreyim belki benim yapabileceğim bir şey vardır, annem kımıldamıyor, elleri kırılmış sanki, nedir ölmek, parpılasam geçer mi…

salakça

soğumadan da ölü olur bir insan, inan buna.
28 kasım 2007 gecesi en yakın nehirden bir at sürüsü geçti,
aynı gün iki gözüme iki filin dişleri battı, gözümden girip kalbimden çıktı
nurtopu gibi bir ‘gargeden’ daha geldi dünyaya.
yedi yaşımda elime tutuşturulan tabancayla tam isabet ettirdim, kendime.
tek atışta, çok uzaktaki su şişesini göbeğinden patlatmak yerine.
üç abim içinde bir tek ben isabet ettirince gururlanmıştı babam,
babam mı, sahiden, babam, öldü.
tabanca
vurduğu kimseyi kendine benzetir,
soğuk, metal kaplı, yaralı.

morg

hususi bu iş için burada, hiç evine gitmiyormuş zaten.
morg bekçisi.
bu ufak tefek adama aşık olmak üzereydim,
sanırım herkes ona aşık, ölülerimizi bekliyor.
kapılardan birini açıp, içeri aldı beni.
odanın her yerinde çelik gri yassı dolap kapakları, ölüler içinde.
ölüler soğuk, metal kaplı, yaralı,
doğru kapak açılırsa babamı,
yanlış kapak açılırsa bir ceset görmüş olurum, dikkatli ol hayvan herif.
adam beni sarsıp konuşuyor:
şimdi açıyorum kapağı, baban içeride ve uyuyor tamam mı?
tamam.

kısa keseyim

doktordan rica ettim, bir ara bana kalp krizi geçirtecek. aynısından.
babamın helvasını yemeye gelen kız şimdi sokaklarda öpüşüyor,
babam aynı.
abime yemin ettirdim, babamı yıkarken saçından keseceksin dedim,
kesti,
kutsal emanetimi bir kutuya koydum,
bakıyorum bayram sabahları, saçları aynı.
ölüm herkesi değiştirir, ölü hariç.

gasilhane ya da yıkanma faslı

(28 kasım 2007’de şey yapan babam için yazdığım çok uzun bir metnin içinden, bir miktar daha)

yıkanmayı severdi babam
su birikintilerine uzun uzun bakar,
kim bilir balıklar mı yüzdürür aklından,
ya da gemiler mi batırır bir limanda,
geçmiş güzel şey bazen, böyle söylerdi.
*
sıcak havluyu yüzünde tuttuğu sabahlar,
ben neler olup bittiğini anlamak için yanına yaklaşır,
işinin bittiği havluları kafama sarardım.
Soğuk, ıslak ve ağır bu kalın bezler daha o anda babamın kokusu ile önce başımı döndürür,
sonra da gidip yıkanma isteği uyandırırdı.
İyi bakardı kendine, baksın.
*
Bu dünyada iri yarı biri olmak zordur,
yıkanırken de, ölürken de.
Morgdan tabut taşıyan bir araba ile getirildi bu tek katlı,
çatısı kiremit yere.
Abilerimin gücü yetmediğinden,
anasının babasının hayrına yardım edenler oldu da tabut içeri konabildi.
Belki ölüye eziyet, bir ölü bulup sormak lazım bir ara.
Ben o faslı hiç görmedim gerçi
, yıkanma faslını yani.
Ölsen bile ayrısın,
kadınsan erkekten, erkeksen kadından.
Üç tane, aynı aslanın göğsünden kopup yetişen abilerim anlattı, oradan biliyorum.
Çok sevdiğimden söylemiyorum bunları,
öyle oldukları için söylüyorum.
Sonra bir adam girmiş içeri,
morgdakinin ikizi gibi galiba, ufak tefek, gri.
bir elinde hortum
öbüründe beyaz sabun
soğuk ölüye sıcak su niye?
Sabunu süngerde köpürtüp, süngeri sabunda
babamı beyaz baloncuklarla kaplamış adam, sağ olsun.
O haliyle tam ellerinden uçup gidecekken
ortanca abim bir tutam kesivermiş saçından.
Havası sönmüş zeplin gibi, yeniden yığılıvermiş metal yatağın üstüne.
Ölen babam olmasına rağmen,
bu saç kesme işi benim vasiyetimdi
ve dahası son arzumdu.
Neyse yerine getirdiler de
gözüm açık gitmedim ben de nihayetinde.
Babam ölmem sandı demek, vasiyet etmemiş hiç.
Kollarının altı, apış arası filan derken bacaklarına tutmuş suyu adam.
Hortumla köpüğü ağır ağır akıtmış bir oluğa.
Bir an, sağ dizkapağına bakakalmış.
Bir iz.
biri vurmuş babamı gençken,
dizkapağının bir yanından girip
öbür yanından çıkmış kurşun
çıkmasına çıkmış da işte
bir ölü yıkayıcıyı bile şaşırtan o iz kalmış.
Burada babamın neden vurulduğunu
size anlatacak değilim elbette.
Neyse işte,
öyle antik çağın mermer heykelleri gibi
bembeyaz, sopsoğuk durmuş babam
bütün yıkanma faslı boyunca.
Ortanca abim saç tutamını,
paltosunun iç cebinde hazır beklettiği mendilin arasına koymuş.
Ölü yıkayıcı ganimetinin en değerli parçası çalınmış bir kral gibi öfkelenmiş
sesini de yükseltip,
“ölüden parça alınmaz, günah”
demiş.
Babam öldü anne, bir sigara yaksam?
Musluk suları bana babamı hatırlatıyor,
acaba hiç yıkanmasam mı?
Ortanca abim edebiyat öğretmeni
hepimizden makul, anlayışlı adam
yatıştırmış bizim kralı.
Ölüden parça alınmaz günah,
Ee benden babamı aldılar o ne?
O da günah mı?
Ben ölü değil miyim, babam parça değil mi?
Köpürtüp durulama işi en başından sonuna birkaç kez tekrarlanmış böyle,
sonra sarıp sarmalayıp, kaldırmışlar işte bir kenara.
Bir cenazenin giriş bölümü.
*
Kralı görürsem bir ricam olacak,
beyaz sabunu elinden bırak,
geri kalan ömrüm senin olsun
ganimetlerin en büyüğü olarak.

kara haberin duyulma faslı

Annemi, bedeni ikiye ayrılmış, elleri yere düşmüş halde orada bıraktım.
Bu hastane artık onun evi olacak.
Yeniden doğacak burada, kim bilir hemşireler ona bir göbek adı bile koyarlar.
Bir ağaç gibi devrilmesi çok muhtemel küçük abimi düşünüyorum.
Çok uzun boylu, çok temiz kalplidir o,
hani hiç bilerek kötülük yapmamış olanlardan.
Daha haberi yok, askerde.
Az konuşur zaten,
az güler, tabiatı öyledir.
Ya hepten susarsa? Büyük abim bir telefon açıp söylese ya artık.
Abi mi dedim?
Abim nerede, şuralarda bir yerlerde olmalı.
Babası öldü adamın, kolay mı, ne kadar üzülüyordur kim bilir.
Akrabalar,
“akraba ağrısına yatasın” derler Adana’da,
gelirler mi onlar?
Yani tam olarak bunu söyleyenler, gelirler mi şimdi yanımıza?
Gerçek bir ağrı gibidir onlar,
tek bir bölgeye yoğunlaşır akraba ağrısı,
mesela geçmişe,
geleceğe bazen,
mesela şimdi’ye, üzerine konuşur da konuşurlar…
Akraba ağrısı çoğu zaman iltihap yapar,
toplumun zorla bir arada tuttuğu bu kalabalığın genellikle dikişleri patlar.
Anılar akar cerahatle birlikte.
Oluk oluk, pis kokulu, yaş ve kıvamlı.
Yine de tüm bunları bir kenara bıraktığımızda,
Annemin karnında abimden boşalan makama,
dokuz ay sonra yerleşmem sadece beni ilgilendirir.
Babam nerede ya?
Yaş farkımız az ya işte küçük abimle,
İkizim gibidir, o parmağını kaldırsa ben doğru cevabı veririm.
O tarz.

*
Koridorda yürüdüm biraz,
abimin düşmeyeyim diye tuttuğu yerlerden kopmak üzereydi kollarım,
Elsiz kolsuz olmak ne demektir bilirim.
Abim askerde, hangi babayiğit telefon açıp haber verecek ona?
Babam ölünce dişleri de öldü biliyorum.
Saçları öldü, elleri öldü, kolları,
morgda gördüm, buram buram ölüydü.
Daha sıcaktı, kokusu da üzerinde.
Bayramlık giyinirdi her sabah, giysileri dolapta duruyor.
*
Acil’in kapısından çıktık ama aslında duvarların içinden de geçebilirdik.
İkincisini tercih etmedik.
Yine de böyle anlarda insana bir süper kahraman gücü geliyor,
geldi bana ordan biliyorum.
Acının insana yaptıramayacağı ne var?
Ben bu hastaneye girerken aydınlıktı hava, şimdi kararmış.
Abim beni morga götürüyordu, üstüm başım ne zaman bu hale geldi?
Abim üstümü başımı toparlıyordu, bu arada dediğine göre babam ölmüş.
Sayıklıyordum karanlıkta, belki yüz kilometre yürüdük on dakikada.
Bir hastanenin en güzel yeri olması gerekirken, en kuytu, en karanlık köşesine vardık, morga.
Morg bekçisinin adı Kemal olmalı ya da Ahmet, en kötü ihtimalle Mehmet’tir.
Üçünü de öldürmek kolay.
Ölüm bir kez girdi mi hayatınıza, bir daha gerçekleşmesi daha kolay oluyor.
Bunu tasarlamak ve yapmak da.
Adamın ne kabahati var, maaşlı memur işte,
ölüleri bekliyor, beklesin bir şey demedik.
Beklesin ama! Bir yere gitmesin bak!
Abime de söyledim; ‘adama biraz para verelim, babamı hiç yalnız bırakmasın’
‘Tamam’ dedi abim,
Ölü babamızı beklesin diye tuttuk o adamı.
Bu dünyaya hiç gelmemişim, kimsenin bir şeysi olmamışım gibi hissediyorum.
*
Her köşeden bir tanıdık çıkıyor,
kara haberin tez yayılma bahsinde, bu sözü söyleyen atalar kazanmış durumda.
İnsanın babası atasıdır, atamız öldü bizim.
En küçük benim diye mi, babam en çok beni severdi diye mi bilmiyorum,
beni görünce bir bağırış kopuyor,
bana sarılıp ağlıyorlar,
hıçkıra hıçkıra.
Babam değil de ben mi öldüm,
ondan mı?
Ailemizde bir sonraki ölü ben olabilirim,
bundan mı?
Sağolsunlar, bizi hiç yalnız bırakmıyorlar,
şu pis, rengini şu an hatırlayamadığım, hiçbir zaman da hatırlayamayacağım hastanede, bizi yalnız bırakmıyorlar.
Annem acıyla mumyalandı, kıpırdamıyor,
abim hala üstümü başımı toparlıyor.
Küçük abime ‘o’ telefon açıldı, ilk uçakla İstanbul’a geliyor.
Onun da babası öldü bugün,
o da bana sarılıp ağlayacak, biliyorum.
Tüm bunlara hazırım,
bu dünyanın ortasında, ben tüm bunlara hazırım.

son not: bu metin yaşamaya devam etmektedir.