Ölüm herkesi değiştirir, ölü hariç

(28 kasım 2007’de şey yapan babam için yazdığım çok uzun bir metnin içinden, bir miktar)

genel olarak ölüm

gel, şu kaşığın ucundan tut dedi
peki dedim, helva tenceresine baktım uzun.
annemin benden bir seri katil yaratabileceği günlerdi
defterime 25 kasım 2007 tarihinde şu notu düşmüştüm:
ailemi nasıl bir felaketin beklediğini bilmiyorum,
madem ki kurşun bu, bir yerimden saplansın.
üç gün sonra babam öldü, annem kadının elleri yere düştü.

*

son gördüğüm yer

uyandırayım mı anne, bir öpseydim
salonda uyuyordu babam son gördüğümde.
aynı gün annemle alışverişe çıktıkları dükkanda, oturduğu yerde, üçkibir ve güm!
dükkan evin iki sokak altında
bir yıl önce, gümüldür’de, bir sandalyenin üstünde yine böyle olmuştu
kalbi durmuştu.
yabancısı değiliz bu bölümlerin aslında.
yarısı beyaz, yarısı ten rengi elleriyle kapıyı gösterdi annem
uyandırma.
maykıl’ın hastalığının pençesindeydik ailece,
vitiligo önce bende çıktı, 10 yaşımdaydım,
çıkınca da parpılamaya başladı babam beni, ama ne parpılamak?
yaranın üzerine aile büyüğünün tükürüğünü sürmesi, aynı anda okuması yarayı
her sabah ve akşam, beni yanına çağırdı,
kollarımdaki yaraları parpıladı babam
su dökülmüş de donakalmış yerler gibi duran bembeyaz yaralar küçüldü, kayboldu.
ölü renk hücreleri canlandı
babam bana şifa verdi, kim olsa yapardı.
bende biten hastalık, anneme sıçradı bu defa.
aldırmadan yola çıktılar,
istanbul-ankara arasında arabamız yandı,
annem babam abim arabanın içinde kaldı,
kurtardılar onları,
annemin elleri yandı, babamın ciğerleri, abimin kalbi.
o gün bugündür rengi açılıyor kadının,
annemin elleri bitmemiş bir heykel gibi
yarası beyaz, gerisi ten rengi.

*

öldü denmesi

koskoca hastanenin, acil servisinde abimin rahatlığına bak:
maalesef babamı kaybettik, öldü

peki nasıl geri kazanırız, yani hangi odada babam, saçmalama daha önce de çok geldik hastanelere, hem ölmek ne, babalar ölmez, başlatma abinden, iş yerinde pezevenk herifin biri bana asıldı istifa edeceğimi anlatayım da öyle ölsün, ölmek ne, abi çekil şurdan, annem de donmuş kalmış, o da mı öldü, ne bileyim ben, hiç ölmedim ki, öleceğimi de sanmıyorum açıkçası, babam hangi odada, çoraplarının paçasını kesmek lazım, ayakları şişince çoraplar sıkar, ulan abi senin böyle bir şey yapacağın belliydi en başından, yirmi beş senedir yüz yüze bakıyoruz laf mı bu, ölü olunca küfür ihtiyaçtan, o pezevenk herifi boğuyordum az kalsın, baba poligona gidelim mi, bana baba deme demişti bir sefer sinirlenip, olur demem de baba yerine ne diyoruz onu bir söyle, telefon, cep telefonunu arayınca kim çıkacak şimdi, adını mı değiştiriyoruz bu tür durumlarda numara sahibinin anlamadım ki, burası çok sıcak ya, hepimiz öldük cehennemde miyiz, abi babam hangi odada, bir göreyim belki benim yapabileceğim bir şey vardır, annem kımıldamıyor, elleri kırılmış sanki, nedir ölmek, parpılasam geçer mi…

salakça

soğumadan da ölü olur bir insan, inan buna.
28 kasım 2007 gecesi en yakın nehirden bir at sürüsü geçti,
aynı gün iki gözüme iki filin dişleri battı, gözümden girip kalbimden çıktı
nurtopu gibi bir ‘gargeden’ daha geldi dünyaya.
yedi yaşımda elime tutuşturulan tabancayla tam isabet ettirdim, kendime.
tek atışta, çok uzaktaki su şişesini göbeğinden patlatmak yerine.
üç abim içinde bir tek ben isabet ettirince gururlanmıştı babam,
babam mı, sahiden, babam, öldü.
tabanca
vurduğu kimseyi kendine benzetir,
soğuk, metal kaplı, yaralı.

morg

hususi bu iş için burada, hiç evine gitmiyormuş zaten.
morg bekçisi.
bu ufak tefek adama aşık olmak üzereydim,
sanırım herkes ona aşık, ölülerimizi bekliyor.
kapılardan birini açıp, içeri aldı beni.
odanın her yerinde çelik gri yassı dolap kapakları, ölüler içinde.
ölüler soğuk, metal kaplı, yaralı,
doğru kapak açılırsa babamı,
yanlış kapak açılırsa bir ceset görmüş olurum, dikkatli ol hayvan herif.
adam beni sarsıp konuşuyor:
şimdi açıyorum kapağı, baban içeride ve uyuyor tamam mı?
tamam.

kısa keseyim

doktordan rica ettim, bir ara bana kalp krizi geçirtecek. aynısından.
babamın helvasını yemeye gelen kız şimdi sokaklarda öpüşüyor,
babam aynı.
abime yemin ettirdim, babamı yıkarken saçından keseceksin dedim,
kesti,
kutsal emanetimi bir kutuya koydum,
bakıyorum bayram sabahları, saçları aynı.
ölüm herkesi değiştirir, ölü hariç.

gasilhane ya da yıkanma faslı

(28 kasım 2007’de şey yapan babam için yazdığım çok uzun bir metnin içinden, bir miktar daha)

yıkanmayı severdi babam
su birikintilerine uzun uzun bakar,
kim bilir balıklar mı yüzdürür aklından,
ya da gemiler mi batırır bir limanda,
geçmiş güzel şey bazen, böyle söylerdi.
*
sıcak havluyu yüzünde tuttuğu sabahlar,
ben neler olup bittiğini anlamak için yanına yaklaşır,
işinin bittiği havluları kafama sarardım.
Soğuk, ıslak ve ağır bu kalın bezler daha o anda babamın kokusu ile önce başımı döndürür,
sonra da gidip yıkanma isteği uyandırırdı.
İyi bakardı kendine, baksın.
*
Bu dünyada iri yarı biri olmak zordur,
yıkanırken de, ölürken de.
Morgdan tabut taşıyan bir araba ile getirildi bu tek katlı,
çatısı kiremit yere.
Abilerimin gücü yetmediğinden,
anasının babasının hayrına yardım edenler oldu da tabut içeri konabildi.
Belki ölüye eziyet, bir ölü bulup sormak lazım bir ara.
Ben o faslı hiç görmedim gerçi
, yıkanma faslını yani.
Ölsen bile ayrısın,
kadınsan erkekten, erkeksen kadından.
Üç tane, aynı aslanın göğsünden kopup yetişen abilerim anlattı, oradan biliyorum.
Çok sevdiğimden söylemiyorum bunları,
öyle oldukları için söylüyorum.
Sonra bir adam girmiş içeri,
morgdakinin ikizi gibi galiba, ufak tefek, gri.
bir elinde hortum
öbüründe beyaz sabun
soğuk ölüye sıcak su niye?
Sabunu süngerde köpürtüp, süngeri sabunda
babamı beyaz baloncuklarla kaplamış adam, sağ olsun.
O haliyle tam ellerinden uçup gidecekken
ortanca abim bir tutam kesivermiş saçından.
Havası sönmüş zeplin gibi, yeniden yığılıvermiş metal yatağın üstüne.
Ölen babam olmasına rağmen,
bu saç kesme işi benim vasiyetimdi
ve dahası son arzumdu.
Neyse yerine getirdiler de
gözüm açık gitmedim ben de nihayetinde.
Babam ölmem sandı demek, vasiyet etmemiş hiç.
Kollarının altı, apış arası filan derken bacaklarına tutmuş suyu adam.
Hortumla köpüğü ağır ağır akıtmış bir oluğa.
Bir an, sağ dizkapağına bakakalmış.
Bir iz.
biri vurmuş babamı gençken,
dizkapağının bir yanından girip
öbür yanından çıkmış kurşun
çıkmasına çıkmış da işte
bir ölü yıkayıcıyı bile şaşırtan o iz kalmış.
Burada babamın neden vurulduğunu
size anlatacak değilim elbette.
Neyse işte,
öyle antik çağın mermer heykelleri gibi
bembeyaz, sopsoğuk durmuş babam
bütün yıkanma faslı boyunca.
Ortanca abim saç tutamını,
paltosunun iç cebinde hazır beklettiği mendilin arasına koymuş.
Ölü yıkayıcı ganimetinin en değerli parçası çalınmış bir kral gibi öfkelenmiş
sesini de yükseltip,
“ölüden parça alınmaz, günah”
demiş.
Babam öldü anne, bir sigara yaksam?
Musluk suları bana babamı hatırlatıyor,
acaba hiç yıkanmasam mı?
Ortanca abim edebiyat öğretmeni
hepimizden makul, anlayışlı adam
yatıştırmış bizim kralı.
Ölüden parça alınmaz günah,
Ee benden babamı aldılar o ne?
O da günah mı?
Ben ölü değil miyim, babam parça değil mi?
Köpürtüp durulama işi en başından sonuna birkaç kez tekrarlanmış böyle,
sonra sarıp sarmalayıp, kaldırmışlar işte bir kenara.
Bir cenazenin giriş bölümü.
*
Kralı görürsem bir ricam olacak,
beyaz sabunu elinden bırak,
geri kalan ömrüm senin olsun
ganimetlerin en büyüğü olarak.

kara haberin duyulma faslı

Annemi, bedeni ikiye ayrılmış, elleri yere düşmüş halde orada bıraktım.
Bu hastane artık onun evi olacak.
Yeniden doğacak burada, kim bilir hemşireler ona bir göbek adı bile koyarlar.
Bir ağaç gibi devrilmesi çok muhtemel küçük abimi düşünüyorum.
Çok uzun boylu, çok temiz kalplidir o,
hani hiç bilerek kötülük yapmamış olanlardan.
Daha haberi yok, askerde.
Az konuşur zaten,
az güler, tabiatı öyledir.
Ya hepten susarsa? Büyük abim bir telefon açıp söylese ya artık.
Abi mi dedim?
Abim nerede, şuralarda bir yerlerde olmalı.
Babası öldü adamın, kolay mı, ne kadar üzülüyordur kim bilir.
Akrabalar,
“akraba ağrısına yatasın” derler Adana’da,
gelirler mi onlar?
Yani tam olarak bunu söyleyenler, gelirler mi şimdi yanımıza?
Gerçek bir ağrı gibidir onlar,
tek bir bölgeye yoğunlaşır akraba ağrısı,
mesela geçmişe,
geleceğe bazen,
mesela şimdi’ye, üzerine konuşur da konuşurlar…
Akraba ağrısı çoğu zaman iltihap yapar,
toplumun zorla bir arada tuttuğu bu kalabalığın genellikle dikişleri patlar.
Anılar akar cerahatle birlikte.
Oluk oluk, pis kokulu, yaş ve kıvamlı.
Yine de tüm bunları bir kenara bıraktığımızda,
Annemin karnında abimden boşalan makama,
dokuz ay sonra yerleşmem sadece beni ilgilendirir.
Babam nerede ya?
Yaş farkımız az ya işte küçük abimle,
İkizim gibidir, o parmağını kaldırsa ben doğru cevabı veririm.
O tarz.

*
Koridorda yürüdüm biraz,
abimin düşmeyeyim diye tuttuğu yerlerden kopmak üzereydi kollarım,
Elsiz kolsuz olmak ne demektir bilirim.
Abim askerde, hangi babayiğit telefon açıp haber verecek ona?
Babam ölünce dişleri de öldü biliyorum.
Saçları öldü, elleri öldü, kolları,
morgda gördüm, buram buram ölüydü.
Daha sıcaktı, kokusu da üzerinde.
Bayramlık giyinirdi her sabah, giysileri dolapta duruyor.
*
Acil’in kapısından çıktık ama aslında duvarların içinden de geçebilirdik.
İkincisini tercih etmedik.
Yine de böyle anlarda insana bir süper kahraman gücü geliyor,
geldi bana ordan biliyorum.
Acının insana yaptıramayacağı ne var?
Ben bu hastaneye girerken aydınlıktı hava, şimdi kararmış.
Abim beni morga götürüyordu, üstüm başım ne zaman bu hale geldi?
Abim üstümü başımı toparlıyordu, bu arada dediğine göre babam ölmüş.
Sayıklıyordum karanlıkta, belki yüz kilometre yürüdük on dakikada.
Bir hastanenin en güzel yeri olması gerekirken, en kuytu, en karanlık köşesine vardık, morga.
Morg bekçisinin adı Kemal olmalı ya da Ahmet, en kötü ihtimalle Mehmet’tir.
Üçünü de öldürmek kolay.
Ölüm bir kez girdi mi hayatınıza, bir daha gerçekleşmesi daha kolay oluyor.
Bunu tasarlamak ve yapmak da.
Adamın ne kabahati var, maaşlı memur işte,
ölüleri bekliyor, beklesin bir şey demedik.
Beklesin ama! Bir yere gitmesin bak!
Abime de söyledim; ‘adama biraz para verelim, babamı hiç yalnız bırakmasın’
‘Tamam’ dedi abim,
Ölü babamızı beklesin diye tuttuk o adamı.
Bu dünyaya hiç gelmemişim, kimsenin bir şeysi olmamışım gibi hissediyorum.
*
Her köşeden bir tanıdık çıkıyor,
kara haberin tez yayılma bahsinde, bu sözü söyleyen atalar kazanmış durumda.
İnsanın babası atasıdır, atamız öldü bizim.
En küçük benim diye mi, babam en çok beni severdi diye mi bilmiyorum,
beni görünce bir bağırış kopuyor,
bana sarılıp ağlıyorlar,
hıçkıra hıçkıra.
Babam değil de ben mi öldüm,
ondan mı?
Ailemizde bir sonraki ölü ben olabilirim,
bundan mı?
Sağolsunlar, bizi hiç yalnız bırakmıyorlar,
şu pis, rengini şu an hatırlayamadığım, hiçbir zaman da hatırlayamayacağım hastanede, bizi yalnız bırakmıyorlar.
Annem acıyla mumyalandı, kıpırdamıyor,
abim hala üstümü başımı toparlıyor.
Küçük abime ‘o’ telefon açıldı, ilk uçakla İstanbul’a geliyor.
Onun da babası öldü bugün,
o da bana sarılıp ağlayacak, biliyorum.
Tüm bunlara hazırım,
bu dünyanın ortasında, ben tüm bunlara hazırım.

son not: bu metin yaşamaya devam etmektedir.

2 comments
  1. Bülent Aydın said:

    Eline sağlık. Ölülerimiz de aslında bizimle yaşarlar bir anlamda. Bir insan ondan söz eden kimse kalmayınca gerçekten ölmüş olur gibi gelir bana. Bu yazıyı okurken, 20 Kasım 2007’de ölen annemi, 24 Nisan 2013’te ölen yakışıklı amcamı ve 45 yıl önce bugün Beyazıt’ta öldürülen Taylan Özgür’ü düşündüm ve andım.

  2. Z said:

    Benim de babam öldü,o gün öldüğümü anlayamayacak kadar toydum..sonra anladım ki babalar ölür geriye kalan yetimler ölünün hatıra defteri gibi bir sayfa artmadan geride kalırmış..ağlayarak okudum ..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s