Arşiv

Monthly Archives: Aralık 2015

Filmlerde ateşler yakılıyordu, rüyalar görülüyordu, bir adam terliyordu, bir kadın çocukluğunu düşünüyordu, bir çocuğa sokağa çıkması yasaklanıyordu, bir gemi ne karaya oturuyor ne de denize açılıyordu, geçmiş geçmiyordu hatta geçmiş bile sayılmıyordu, bir köyün başı internetle belaya giriyordu, bir coğrafya buz tutuyordu, bir adam ölmüş karısını gömmeye çalışıyordu, ışıklar bir yanıyor bir yanmıyordu, erkeklerin dünyasında tek dişi bir sarmaşıktı ve o sarmaşık büyüyordu, bir Ortaçağ belası gibi karşımıza dikilen salyangoz insana kendi iç rutubetini hatırlatıyordu.

Bu yılki festivalde aralarında Kalandar Soğuğu, Misafir, Pia, Muna, Çırak ve Arama Moturu’nun da bulunduğu Ulusal Yarışma seçkisi içinden iki filmden ayrıca bahsetmek istiyorum.

Sarmaşık

22379133194_f0414493d9_zTolga Karaçelik’in yönetmenliğini yaptığı Sarmaşık, uluslararası sularda birtakım hukuki boşluklar nedeniyle kalakalan bir yük gemisi ve altı kişilik mürettebatın hikayesini anlatan, mitlerinden beslenen bir film. Açlık, susuzluk, insansızlık gibi zorlayıcı etkenler gemicilerin ruh hallerinin değişmesine, önyargı ve korkuların iyice açığa çıkmasına sebep oluyor. Dostoyevski’nin başyapıtı Yeraltından Notlar’ın bir gemide geçen hali gibi, insan ruhunu derinlerden yüzeye çekiyor Sarmaşık. Hem de bunu ‘yeni Türkçe’nin olanaklarıyla yapıyor. Ne karaya çıkabilen ne de denize açılabilen o gemi, ruhumuzun şamandırası gibi yerimizi belli ediyor, bizi suyun üzerinde tutuyor, ihtimaldir ki bir gün o da bizimle birlikte batacak. Riyakarlığımızın, ikiyüzlülüğümüzün, sevgisizliğimizin, tahammülsüzlüğümüzün, şefkatsizliğimizin bu kupkuru yük gemisinde, güverteler büyüyor ve sintinesi boşalıyor kalbimizin, pis, kötü-fena fikirlerimizin ve bunlar hep o sarmaşığın yetişeceği ortamı oluşturuyor. Kuzey mitlerinde ilk dişiyi sembolize eden sarmaşık, insanlığın başlangıcından itibaren zihinlerimizi sarıp durdu ve ancak kan döküldüğünde açığa çıktı hep.

Geride kaygan bir yüzey bırakan bir salyangoz ise film boyunca belirip belirip kayboldu. Salyangoz, delirmenin eşiğine gelmiş bir insanın içini ısıtsa da bize kendi iç rutubetimizi hatırlatıyor. O salyangoz ki film içerisinde bazen tek başına, bazen çoğalarak dikiliveriyor karşımıza ve aslında denizde değil, toprakta yaşıyor. Eski bir karadan hatıra, geminin yanaştığı son kıyıdan bulaşmış bir hastalık gibi yayılıyor hikayeye. Cenk bir Ortaçağ şövalyesi değil ama salyangozlarla savaşıyor. Biz Ortaçağ’dan kalma önyargılarımızlala yaşadığımız sürece, kahramanlarımızın en büyük düşmanı da salyangoz olmaya devam edecek.

Bu ülkede ya da dünyada kan döküldükçe bu sarmaşık büyüyecek. Akan her bir damla kan, sarmaşığı besleyecek ve büyütecek. Ne zaman ki biz bir güvertede, mümkünse güneşli bir günde, zorla ya da güzellikle birbirimizi dinlemek üzere bir araya geleceğiz, o zaman kapısının nerede olduğunu unuttuğumuz, sırf kaptan köşkünden vazgeçmemek için bizi satanlardan hesap sorabiliriz. Ha bir de korku büyüktür insandan ve Kürt büyüktür korkudan. Ne demek istediğimi filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Ayrıca Nadir Sarıbacak, biz de seni aşk derecesinde seviyoruz.

Rüzgarın Hatıraları

22540874297_98d70092be_z.jpgÖzcan Alper’in yönetmenliğini yaptığı ‘Rüzgar’ın Hatıraları’ ise şiirsel dili, büyülü atmosferiyle sarsıcı  bir film. 1915’i, Varlık Vergisi’ni, Türkiye’de Ermenilerin yaşadıklarını kıvırcık saçlı gazeteci Aram’ın gözünden anlatan film, bugün ve geçmiş arasında bir bağ kurmaya çalışan, bir kök arayışına giren ya da girmesi gerekenlerin yani her birimizin hikayesine dokunuyor. İstanbul’un Aram ve tüm gayrımüslimler için iyice tehlikeli bir yer haline dönüşmesiyle, Karadeniz’den Gürcistan hattındaki bir kasabaya varan ve sığınan Aram, sınırı geçeceği gün gelene kadar burada bir köy evinde bekliyor. Evin sahibi ve genç eşinin de hikayeye katılmasıyla Aram için bir hatırlama süreci başlıyor. Hatırladığı her anı resimleyen Aram bir tek Mayrigini yani anacığını hatırlayamıyor.

İnsanın annesini hatırlamaması, yıpranmış bir fotoğrafta silinmiş yüzünü her gün yeniden düşünmesi, görmeye çalışması ve bulamaması nasıl bir duygudur Aram bize anlatıyor. Özcan Alper, Aram’ın film boyunca dünyanın yuvarlaklığını ve zamanın dairesel formunu bize hatırlatan gözlükleri olmuş adeta. Aram’ın bulanıklığı, Aram’ın şahsında bugünün, dünün ve yarının kayıp geçmişini arayan insanları için dünyayı netleştiriyor. Geride kalan dünya içinse tarihi, acıyı ve gerçeği gösteriyor. Bu acıları yaşandı şimdi en az onlar kadar büyükleri yaşanmakta. Bugünün çocukları, yarın kendi kayıp geçmişlerinin peşinden gidecekler ve kim bilir sınır kapılarında yitireceğiz onları ya da bir feribotun devrilme sesiyle sonsuza kadar su olacaklar, okyanus, deniz olacaklar.

Rüzgarın Hatıraları büyük bir film. Tabloları dünyanın duvarına asılası bir ressamın titizliğiyle çektiği sahneleri, ancak ona inananların peşinden gidebileceği bir masala dönüşüyor. Et, kan ve yara görmeyi artık çok olağan saydığımızdan kurşunun bedene girişi ve çıkışını çekmediği için Özcan Alper’in ölümü estetize ettiği düşünülüyor. Öyle değil. Şiddetin pornografisini, ölümün retrospektifini yapmak istememiş, dikkatli bakınca göreceksiniz. Bence böyle. Sonbahar’ın yönetmeni Özcan Alper, sanat yolculuğunda bir bahar yaşatıyor izleyicisine. Boşluklar bırakarak size düşünme ve hatırlama olanağı sunuyor. İlhan Berk şiiri ile Nazım Hikmet şiiri arasındaki fark gibi. Nazım, görmenizi istediği her şeyi betimleyip ve sizi kendi hayal dünyasına davet eder, İlhan Berk ise elinde bir kelimeyle sizin hayal dünyanıza misafir olur.

Rüzgarın hatıraları, hepimizin hatıraları aslında.

‘denizini gördüm öbür denizlere bakıyordu’ (ilhan berk)

ölüyle irtibatını kesmeli insan
ahlaksız erkekler şiddetten hoşlanır diyor einstein
hakkı verilmemiş bir öpücük,
saltanatın babadan oğula geçmesine benziyor
hem monarşinin hem de mutlakıyetin sona erdiği bu günlerde
sahi biz
niye varız?

hatırlıyor musun
bir tutam adaçayı istemiştim senden,
yakmak için.
evi yakıp, adaçayını içmek de bir seçenekti ama ben kokusunu,
yani genel olarak kokuları
senin de kokunu, biraz terli, biraz eski, biraz siyah, evet bir rengi vardı kokunun.
işte yaktıktan sonra adaçayını ve dolaştıktan sonra evin içini bu dumanla
melekli bir örtünün üzerine uzanmıştık
ve sen
‘neyle geçiyor hayat?’
demiştin.
sanırım bir seyahate çıkabileceğimize en çok inandığım andı bu
inanmak üzere yaratılmış insan
sana inanmak üzere ben de.
çıkmadık bir yere, o gün evden dışarı bile çıkmadık seninle,
biletleri kırk yıl sonrasına alsak ayak uydurup uyduramayacağımız kesin değil.

sanki senden uzakta dursam
daha uzun yaşayacaksın
sigarayı azaltıp üstüne başına daha fazla dikkat edeceksin
enginarı söylediğim gibi yiyecek, ekmeği biraz keseceksin.
bir sonbahar akşamı bizi buluşturan dostumuz şimdi pişman mıdır bilmem
bir tutup, bir bıraktığımız cümlelerin hiç hatırı yok, yazık
bizim hikayemizde
çoğunlukla iki siyah birbirine karışır
belki bir ara sıra bize de gelir
bir kararsız erdemin mumu söndüğünde.