almış ayağının altına bir boşluğu
koşturup duruyor.

Zamanda alışıyor insan, zamanda. Pilavdan dönenin kaşığı, kırık çünkü tahta. Yeniçeriler kaşıklarını üzerinde taşırmış, onca giysi, onca zırh, onca kılıç ve bir kaşık. Fazla nazik, fazla insancıl. Otların dili çözülebilir belki, tencerelerin, kaynayan suyun, içinde pişen yemeğin, zeytinyağının, tereyağının, kepçenin ve tabağın. Nihayetinde kaşığın da dili çözülür belki, senin dilin de çözülür o zaman. Konuşma güçlüğü çektiğim doğrudur çocukken, kekelemişim bir müddet. Geçmiş sonra kendiliğinden ama neden güçleştiğine bakmalı. Sahi neden bu kadar zor?

Bizim kuşağın kaşığı bükemeyeceğini anlamasının üzerinden epey zaman geçti, bir ayağını yerden hiç kaldıramayan adamın üzerinde aşırı neşeli bir gömlek, palmiyeli, muzlu, yuvarlak kırmızı toplu, belki hephaistos.

Ne diyordum, kaşık;
kaşık kırık çünkü tahta.
Yeniçeriler başlıklarının (börk) içine kaşıklarını koyarmış savaşa gitmeden önce, kazanınca da kaşığı koydukları yere tüy, tel filan işte rütbelerine göre çeşitli şeyler. Bir kaşık kardeşliği durumu olurmuş yeniçerilerde. Bilmem ki bir savaşa mı hazırlanıyorum, yoksa insan neden kaşıktan bunca bahsetsin. Hem saat 02:45.

iki kahve, iki lokum, iki bardak su
bir tabağın içinde geldi bunlar
sonra
sonra bakmaktan, seyretmekten, izlerken düşünmekten
biçim biçim
o biçim, bu biçim…
derken seninkiler, derken benimkiler
telefonlar, kablolar, fiber kablolar, yerden ısıtmalı evler, bozuk kombiler, ısınmayla ilgili her şey ikiye ayırdı yine hayatımızı.
yine yıllar sonrasına bıraktık tamamına erdirmeyi bir ağacı.
söylesene, bir ağacın tamamına ermesi nasıl bir şeydir?

en çok gezenimiz, en ağır sözleri edenimiz oldu hep
sonbahar bitkilerinden, kış kazaklarından, içtiğin her bir biranın köpüklerinden
seni ben bu dünyanın eksiğinden, gediğinden,
daha fazlasını isteyenlerinden,
azına tamah etmeyenlerinden,
gözlerini bir boy gidip geri gelmeyenlerinden, ellerine öyle sıradan şeylermiş gibi bakanlarından,
sana kıyanlardan,
ışığı sana açtırıp, sana kapattıranlardan ve sırf sen varsın diye bu dünyanın iyi bir yer olabileceği ihtimalini gözünden kaçıranlarından, ve dahası sana olan inancını tazelemeyenlerden geri alacağım.

***
ELİN KESİLMİŞ HABERİM OLMADI

ben hiç görmeden açılıp kapanan yaraların
izleriyle yetineceğim
terk ettiği evladının karşısına 18. yaş gününde dikilen ‘anne’ gibi
dikiliyorum yaralarına
artık kanar mı, dönüp arkasını gider mi
bilmem.

ne saygı ne de sevgi duyuyorum sana
sadece a..

 

4 Ocak 1946, Cuma
Büyük İskender: Yüzün hiç de yabancı gelmiyor. Adın ne senin?
Karagöz: Karagöz. Ya sen, sen kimsin?
Büyük İskender: Makedonyalı, İskender.
Karagöz: Yaa’ Zır tanıdım seni.

5 Ocak 1948, Pazar
Yaram dün kapandı. Bugün Bakanlık’a. İnsanlar, kimi zaman öylesine kayıtsız oluyorlar ki, gözlerim masalarında duran mürekkep hokkalarına ilişir ilişmez, hokkayı kapıp kafalarına boşaltmak, onları uyandırmak istiyorum.

Yorgos Seferis, Bir Şairin Günlüğü

*

Şu karşımdaki nehirle en az beş yaş var aramda, şu dağ benden üç yaş büyük. Gidemeyeceğim bir yere koymuşlar Madagaskar’ı, Hindistan gittikçe uzaklaşıyor benden. Ama dünyada güzel şeyler de oluyor, mesela yalnız nemle beslenen bir bitki hediye edildi bana bu yılbaşı, hiçbirimiz fotoğraflardaki biz değiliz. Fotoğraflardaki insanlar neredeler? Sanki hiç gelmemişler, kalmamışlar. Fotoğraflara nem iyi gelmiyor. Hayatta kalmak için pek az şeye ihtiyacımız var. Bir şaire, bir günlüğe, bir nehire, bir dağa, belki bir çam ağacına. Olsa olsa en fazla bunlara.

Filmlerde ateşler yakılıyordu, rüyalar görülüyordu, bir adam terliyordu, bir kadın çocukluğunu düşünüyordu, bir çocuğa sokağa çıkması yasaklanıyordu, bir gemi ne karaya oturuyor ne de denize açılıyordu, geçmiş geçmiyordu hatta geçmiş bile sayılmıyordu, bir köyün başı internetle belaya giriyordu, bir coğrafya buz tutuyordu, bir adam ölmüş karısını gömmeye çalışıyordu, ışıklar bir yanıyor bir yanmıyordu, erkeklerin dünyasında tek dişi bir sarmaşıktı ve o sarmaşık büyüyordu, bir Ortaçağ belası gibi karşımıza dikilen salyangoz insana kendi iç rutubetini hatırlatıyordu.

Bu yılki festivalde aralarında Kalandar Soğuğu, Misafir, Pia, Muna, Çırak ve Arama Moturu’nun da bulunduğu Ulusal Yarışma seçkisi içinden iki filmden ayrıca bahsetmek istiyorum.

Sarmaşık

22379133194_f0414493d9_zTolga Karaçelik’in yönetmenliğini yaptığı Sarmaşık, uluslararası sularda birtakım hukuki boşluklar nedeniyle kalakalan bir yük gemisi ve altı kişilik mürettebatın hikayesini anlatan, mitlerinden beslenen bir film. Açlık, susuzluk, insansızlık gibi zorlayıcı etkenler gemicilerin ruh hallerinin değişmesine, önyargı ve korkuların iyice açığa çıkmasına sebep oluyor. Dostoyevski’nin başyapıtı Yeraltından Notlar’ın bir gemide geçen hali gibi, insan ruhunu derinlerden yüzeye çekiyor Sarmaşık. Hem de bunu ‘yeni Türkçe’nin olanaklarıyla yapıyor. Ne karaya çıkabilen ne de denize açılabilen o gemi, ruhumuzun şamandırası gibi yerimizi belli ediyor, bizi suyun üzerinde tutuyor, ihtimaldir ki bir gün o da bizimle birlikte batacak. Riyakarlığımızın, ikiyüzlülüğümüzün, sevgisizliğimizin, tahammülsüzlüğümüzün, şefkatsizliğimizin bu kupkuru yük gemisinde, güverteler büyüyor ve sintinesi boşalıyor kalbimizin, pis, kötü-fena fikirlerimizin ve bunlar hep o sarmaşığın yetişeceği ortamı oluşturuyor. Kuzey mitlerinde ilk dişiyi sembolize eden sarmaşık, insanlığın başlangıcından itibaren zihinlerimizi sarıp durdu ve ancak kan döküldüğünde açığa çıktı hep.

Geride kaygan bir yüzey bırakan bir salyangoz ise film boyunca belirip belirip kayboldu. Salyangoz, delirmenin eşiğine gelmiş bir insanın içini ısıtsa da bize kendi iç rutubetimizi hatırlatıyor. O salyangoz ki film içerisinde bazen tek başına, bazen çoğalarak dikiliveriyor karşımıza ve aslında denizde değil, toprakta yaşıyor. Eski bir karadan hatıra, geminin yanaştığı son kıyıdan bulaşmış bir hastalık gibi yayılıyor hikayeye. Cenk bir Ortaçağ şövalyesi değil ama salyangozlarla savaşıyor. Biz Ortaçağ’dan kalma önyargılarımızlala yaşadığımız sürece, kahramanlarımızın en büyük düşmanı da salyangoz olmaya devam edecek.

Bu ülkede ya da dünyada kan döküldükçe bu sarmaşık büyüyecek. Akan her bir damla kan, sarmaşığı besleyecek ve büyütecek. Ne zaman ki biz bir güvertede, mümkünse güneşli bir günde, zorla ya da güzellikle birbirimizi dinlemek üzere bir araya geleceğiz, o zaman kapısının nerede olduğunu unuttuğumuz, sırf kaptan köşkünden vazgeçmemek için bizi satanlardan hesap sorabiliriz. Ha bir de korku büyüktür insandan ve Kürt büyüktür korkudan. Ne demek istediğimi filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Ayrıca Nadir Sarıbacak, biz de seni aşk derecesinde seviyoruz.

Rüzgarın Hatıraları

22540874297_98d70092be_z.jpgÖzcan Alper’in yönetmenliğini yaptığı ‘Rüzgar’ın Hatıraları’ ise şiirsel dili, büyülü atmosferiyle sarsıcı  bir film. 1915’i, Varlık Vergisi’ni, Türkiye’de Ermenilerin yaşadıklarını kıvırcık saçlı gazeteci Aram’ın gözünden anlatan film, bugün ve geçmiş arasında bir bağ kurmaya çalışan, bir kök arayışına giren ya da girmesi gerekenlerin yani her birimizin hikayesine dokunuyor. İstanbul’un Aram ve tüm gayrımüslimler için iyice tehlikeli bir yer haline dönüşmesiyle, Karadeniz’den Gürcistan hattındaki bir kasabaya varan ve sığınan Aram, sınırı geçeceği gün gelene kadar burada bir köy evinde bekliyor. Evin sahibi ve genç eşinin de hikayeye katılmasıyla Aram için bir hatırlama süreci başlıyor. Hatırladığı her anı resimleyen Aram bir tek Mayrigini yani anacığını hatırlayamıyor.

İnsanın annesini hatırlamaması, yıpranmış bir fotoğrafta silinmiş yüzünü her gün yeniden düşünmesi, görmeye çalışması ve bulamaması nasıl bir duygudur Aram bize anlatıyor. Özcan Alper, Aram’ın film boyunca dünyanın yuvarlaklığını ve zamanın dairesel formunu bize hatırlatan gözlükleri olmuş adeta. Aram’ın bulanıklığı, Aram’ın şahsında bugünün, dünün ve yarının kayıp geçmişini arayan insanları için dünyayı netleştiriyor. Geride kalan dünya içinse tarihi, acıyı ve gerçeği gösteriyor. Bu acıları yaşandı şimdi en az onlar kadar büyükleri yaşanmakta. Bugünün çocukları, yarın kendi kayıp geçmişlerinin peşinden gidecekler ve kim bilir sınır kapılarında yitireceğiz onları ya da bir feribotun devrilme sesiyle sonsuza kadar su olacaklar, okyanus, deniz olacaklar.

Rüzgarın Hatıraları büyük bir film. Tabloları dünyanın duvarına asılası bir ressamın titizliğiyle çektiği sahneleri, ancak ona inananların peşinden gidebileceği bir masala dönüşüyor. Et, kan ve yara görmeyi artık çok olağan saydığımızdan kurşunun bedene girişi ve çıkışını çekmediği için Özcan Alper’in ölümü estetize ettiği düşünülüyor. Öyle değil. Şiddetin pornografisini, ölümün retrospektifini yapmak istememiş, dikkatli bakınca göreceksiniz. Bence böyle. Sonbahar’ın yönetmeni Özcan Alper, sanat yolculuğunda bir bahar yaşatıyor izleyicisine. Boşluklar bırakarak size düşünme ve hatırlama olanağı sunuyor. İlhan Berk şiiri ile Nazım Hikmet şiiri arasındaki fark gibi. Nazım, görmenizi istediği her şeyi betimleyip ve sizi kendi hayal dünyasına davet eder, İlhan Berk ise elinde bir kelimeyle sizin hayal dünyanıza misafir olur.

Rüzgarın hatıraları, hepimizin hatıraları aslında.

‘denizini gördüm öbür denizlere bakıyordu’ (ilhan berk)

ölüyle irtibatını kesmeli insan
ahlaksız erkekler şiddetten hoşlanır diyor einstein
hakkı verilmemiş bir öpücük,
saltanatın babadan oğula geçmesine benziyor
hem monarşinin hem de mutlakıyetin sona erdiği bu günlerde
sahi biz
niye varız?

hatırlıyor musun
bir tutam adaçayı istemiştim senden,
yakmak için.
evi yakıp, adaçayını içmek de bir seçenekti ama ben kokusunu,
yani genel olarak kokuları
senin de kokunu, biraz terli, biraz eski, biraz siyah, evet bir rengi vardı kokunun.
işte yaktıktan sonra adaçayını ve dolaştıktan sonra evin içini bu dumanla
melekli bir örtünün üzerine uzanmıştık
ve sen
‘neyle geçiyor hayat?’
demiştin.
sanırım bir seyahate çıkabileceğimize en çok inandığım andı bu
inanmak üzere yaratılmış insan
sana inanmak üzere ben de.
çıkmadık bir yere, o gün evden dışarı bile çıkmadık seninle,
biletleri kırk yıl sonrasına alsak ayak uydurup uyduramayacağımız kesin değil.

sanki senden uzakta dursam
daha uzun yaşayacaksın
sigarayı azaltıp üstüne başına daha fazla dikkat edeceksin
enginarı söylediğim gibi yiyecek, ekmeği biraz keseceksin.
bir sonbahar akşamı bizi buluşturan dostumuz şimdi pişman mıdır bilmem
bir tutup, bir bıraktığımız cümlelerin hiç hatırı yok, yazık
bizim hikayemizde
çoğunlukla iki siyah birbirine karışır
belki bir ara sıra bize de gelir
bir kararsız erdemin mumu söndüğünde.

Atlas dergisi için 2007 yılında yazdığım Bafa gölü yazısı…

Latmos’un gölgesi en çok kendine vuruyor. Gün batarken uzadıkça uzuyor dağın silueti. Bu gölge, antik Karia’nin kentlerinden sıyrılıp bugünün yerleşimlerinin üzerinde beliriyor. Ona yaklaştıkça çok eski şeylere ortaklık edeceğimi görebiliyorum. “Burası dünyanın yarısı olsa gerek!” diye düşünüyorum. Latmos’un zirvesine yakın bir yerlerden, aşağılarda uyuyan Bafa Gölü’ne bakarken kendimi mitolojik bir figür gibi hissetmekten alıkoyamıyorum…

Latmos, bugünkü adıyla Beşparmak Dağları, tarih öncesi insanların kaya resimlerini yapmak için seçtiği coğrafyaydı. Hava ve yağmur tanrılarının buluşma noktası, Antik Çağ’ın görkemli limanı, Ortaçağ azizlerinin inziva yeriydi. Gölgesinin düştüğü antik kentler; Latmos, Herakleia, Iasos, Labranda, Miletos, Euromos bu dağın kutsallığı konusunda hemfikirdi. Çoban Endymion ile Ay Tanrıçası Selene’nin aşkı bu dağın ihtişamında yaşanmıştı.

Mite göre kavalından başka hiçbir şeyi olmayan çoban Endymion, nefesiyle hem dağdaki yalnızlığın ve bundan duyduğu mutluluğun, hem de kentlerde yaşayan insanlara duyduğu özlemin nağmelerini üflerdi. Selene de kavalının sesini duyan her canlı gibi ona hayranlık duyardı. Ancak sevgilisi ile her kavuşmasında, bir ölümlü olduğu için, onun biraz daha yaşlandığını görüp üzülürdü. Selene, Zeus’tan onun hiç yaşlanmamasını ve bu mağarada ölümsüz bir uykuya dalmasını diledi. Zeus da Ay Tanrıçası’nın bu isteğini yerine getirdi. Endymion, ayın ışıklarıyla sarmaş dolaş, sonsuz bir uykuya daldı. Bu nedenle ayın dünyada en sevdiği, ışığını en fazla paylaştığı yerin Latmos olduğu ve ay ışığında dağın doruklarının ağardığı söylenir…

imperiaflex_0_60_0

Fotoğraf: Sinan Çakmak

İzmir’in 150 kilometre güneyinde, Söke ve Milas arasındaki Latmos, antik Karia’nin kuzeybatı köşesinde. Dağ, Aydın’dan Milas istikametine giderken Bafa Gölü tabelasının arkasından yükseliyor. Büyük bir gölge gibi görünen dağın jeolojik yapısı, onu kolayca ayırt edilebilir kılıyor. Kayalık arazinin kuzeyi granit, güney kenarları kristalli kireç ve güneyi eski tersiyer tortullardan oluşuyor. Antik Çağ’da Bafa Gölü bir körfezdi; Menderes Nehri’nin getirdiği toprakla denizden ayrıldı. Doğal liman olduğu dönemde yöre, ticaret açısından büyük önem taşıyordu. Karialıların Mısır’a bal ve incir ihraç ettiği, şarap yapımında da çok usta olduğu antik kaynaklardan biliniyor. Zeytincilik ve hayvancılık ise bugün yavaş yavaş bırakılsa da, antik çağlardan yakın döneme kadar bölgenin önemli geçim kaynaklarıydı.

TANRI’YA YAKARIŞ

Latmos tanrıları bereket, fırtına, yağmur tanrılarıyla ve yerel bir dağ tanrısıyla birlikte kutsanıyordu. Ortaçağ’da inziva yeri olarak seçilen dağda Aziz Paulos’un IS 955’te ölümünün ardından yaşanan kuraklığı eski kaynaklar söyle anlatıyor: “Kuraklık ve büyük su sıkıntısı Miletos’a çok çile çektiriyordu. Çesitli yerlerden, kırktan fazla köylü burada toplandı. Bunlar Tanrı’ya yalvarış yürüyüşü düzenleyerek ve kutsal şarkılar söyleyerek dağ sırtına tırmandı. Dağın bu kısmı sadece en yüksek yeri değil, aynı zamanda zor tırmanılan bir yeriydi. Dağın doruğunda uzun zamandır kutsal kabul edilen muazzam büyüklükte bir taş görülmektedir.” Bahsedilen yer “Tekerlekdağ” olarak bilinen ve yaklaşık 1350 metre yüksekliğe sahip zirveydi. Bu kutsal taş aynı zamanda hava ve yağmur tanrısının ikametgáhıydı.

Bafa Gölü’nün kıyısındaki Herakleia antik kenti, engebeli araziye göre şekillendirilen sur duvarıyla Pergamon ve Assos gibi Helenistik dönemin önemli kentleriyle benzerlikler gösteriyor. Bugün büyük bir kısmı ayakta kalan surların toplam altı buçuk kilometre uzunluğa sahip olduğu ve 65 gözetleme kulesi bulunduğu biliniyor. Anadolu’nun en eski duvar resimleri olduğu düşünülen tarih öncesi kaya resimleri ise sur çevresinin dört bir yanına dağılmış durumda.

Antik kentin kalıntıları arasında kurulan köyün adi Kapıkiri. Sabah erkenden köyü dolaşan süt arabası adeta yeni günü açıyor, bir gün daha başlıyor. Köylü geçimini zeytinden sağlıyor. Evlerinin bir odasını pansiyon haline getirerek yöreye ziyarete gelenlerle yaşamlarını paylaşıyor ve bütçelerine küçük bir katkı sağlıyorlar.

Herakleia’dan ayrıldıktan sonra Euromos antik kentine de uğruyor, Latmos’un gölgesinin düştüğü en uzak noktalardan birine, Iasos’a doğru devam ediyoruz. Kıyıkışlacık Köyü antik dönemin önemli limanlarından Iasos ile iç içe. Iasos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyelerinden biriydi. Dr. Fede Berti tarafından 1960’tan bu yana yürütülen arkeolojik kazılar ve araştırmalar hálá devam ediyor. Bati limanındaki Bizans Kulesi, yaklaşık üç bin yıllık kesintisiz yerleşmenin göstergesi gibi denizin ortasında, ayakta duruyor. Strabon, Iasos için söyle diyor: “Bir limanı vardır ve halk geçiminin çoğunu denizden sağlar, çünkü denizde balık boldur, fakat ülkenin toprağı çok fakirdir.” Artık aradaki açıklık dolmuş, Iasos da bir yarımada halini almış.

GÜBRESİZ BARBUNYALAR

Salı günleri kurulan Milas pazarı Latmos’un gölgesinde yaşayan insanların buluşma yeri. Kapıkiri, Çomakdağ (Kızılağaç), Kazıkıl, Kargıcak gibi çevre köylerden gelenler burada elişlerini yani sebze ve meyvelerini satıyor. Çomakdağ’dan gelen Sadiye Ateşoğlu “gübresiz” diye bağırıyor barbunyaları için. Yanında da kızı oturuyor. Ateşoğlu’nun tek bir isteği var: Kızının okuması. “Yeter ki okusun, ne isterse yaparız” diyor. Yılda 650 ton zeytinyağı üreten köylerine de gidiyoruz. Bir dönem evlerde ipek dokumacılığı yapıldığını anlatıyorlar. Önceleri beş gün sürdüğünü söyledikleri ünlü düğünler ise artık üç güne inmiş. Yörenin köylerinden Kargıcak’ta da 78 yaşındaki Memnune Teyze ile 79 yaşındaki Kadir Akarca’yla tanışıyoruz. İkisi de “hayatımda hiç çiçek yağı yemedim, bir tek zeytin” diyor.

En sonunda Labranda’ya varıyoruz. Labranda, Latmos’un eteklerindeki en görkemli antik kentlerden biri. Çorak arazinin ardından bir vaha gibi beliriyor. Yemyeşil arazinin ve tapınak alanına çıkan kutsal merdivenlerin üzerinden geçerken bir ses duyuyoruz: “Hoş geldiniz.” Sesin sahibi antik kentin bekçisi Mehmet Bey. Ailesiyle burada, Latmos Dağı’nın doruklarında yaşıyor. Dağın sırrını belki de en iyi o anlatıyor: “Burada yaşamak için, yalnızca dağı sevmen lazım, başka şeyi değil.”